Bir süredir Türkiye'nin gündeminde ekonomi kadar konuşulan başka bir konu daha var yolsuzluk iddiaları.
Belediyeler, fonlar, ihaleler, şirket ilişkileri, kamu kaynakları.
Neredeyse her gün yeni bir haberle, yeni bir iddiayla karşılaşıyoruz.
Ancak sahaya çıktığınızda, esnafın dükkânına uğradığınızda, kahvehanede vatandaşla sohbet ettiğinizde insanların meseleye çok daha sade baktığını görüyorsunuz.
Kimsenin ilk sorusu, "Bu hangi partiden?" olmuyor.
Asıl soru şu:
"Her kim olursa olsun, ucu nereye giderse gitsin hesabı sorulacak mı?"
Bence bugün toplumun vicdanında karşılık bulan temel mesele tam da budur.
Bu millet ayrıcalık istemiyor. Kayırmacılık istemiyor. Birilerinin makamına, servetine veya siyasi yakınlığına güvenerek dokunulmaz hale gelmesini istemiyor.
Devletin malına kim el uzatırsa uzatsın, karşısında hukuku görmek istiyor.
Çünkü kul hakkının partisi olmaz.
Milletin parasının ideolojisi olmaz.
Devletin malının siyasi görüşü olmaz.
Bugün hayat pahalılığını, enflasyonu ve geçim sıkıntısını konuşuyoruz. Gençlerin gelecek kaygısını konuşuyoruz. Ancak ekonominin yalnızca rakamlardan ibaret olmadığını da görmek zorundayız.
İsraf bir ekonomik sorundur.
Kötü yönetim bir ekonomik sorundur.
Yolsuzluk iddialarının üzerine gidilmemesi de hem ekonomiye hem de devlet ile millet arasındaki güven ilişkisine zarar verir.
Bu nedenle Türkiye'nin ihtiyacı sadece ekonomik reformlar değildir. Aynı zamanda güçlü bir adalet anlayışına ve sağlam bir güven iklimine ihtiyaç vardır.
Vatandaş ödediği verginin nereye harcandığını bilmek istiyor. Devletin imkânlarının kişisel çıkarlara değil, milletin hizmetine kullanıldığını görmek istiyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın son dönemde yaptığı açıklamalarda da kamu kaynaklarının korunması ve milletin hakkının gözetilmesi konusunda kararlılık vurgusu öne çıkıyor.
Şimdi önemli olan, bu iradenin uygulamada nasıl karşılık bulacağıdır.
Eğer mücadele en küçük belediyeden başlayıp devletin en üst kademelerine kadar uzanırsa,
Eğer isimlere değil delillere bakılırsa,
Eğer partisine, makamına, şirketine veya siyasi yakınlığına bakılmadan herkes hukuk önünde eşit şekilde değerlendirilirse,
Türkiye önemli bir eşiği aşmış olur.
İster belediye başkanı olsun, ister bürokrat, ister iş insanı, ister iktidara yakın olsun ister muhalefete.
Milletin hakkına uzanan kim varsa, bunun hesabı hukuk içinde sorulmalıdır.
Çünkü amaç intikam değil, adalettir.
Amaç birilerini tasfiye etmek değil; devlet düzenini daha temiz, daha güvenilir ve daha güçlü hale getirmektir.
Ekonomi de aslında güven üzerine kurulur.
Güven varsa yatırım gelir.
Yatırım varsa üretim artar.
Üretim artarsa refahın önü açılır.
Yargı süreçleri sonunda haksız edinildiği ortaya konulan kaynakların kamuya kazandırılması, israfın önlenmesi ve kamu harcamalarının daha şeffaf hale gelmesi de bu güven ortamının önemli parçalarıdır.
Fakat burada ekonomiden de büyük bir mesele vardır; Devlet ile millet arasındaki güven bağı.
Vatandaş, "Benim hakkımı kim koruyacak?" diye düşünmemelidir.
Bu sorunun cevabını devletin kendisinde görebilmelidir.
Uzun yıllardır iktidarda olan bir siyasi hareketin, gerektiğinde kendi içindeki yanlışlarla da yüzleşebilmesi ve kendi kadrolarından da hesap sorabilmesi önemli bir mesaj verir.
"Bizim için önemli olan kişiler değil, devletin ve milletin hakkıdır."
Asıl güç de burada ortaya çıkar.
Kendi yanlışını görebilen, kendi içindeki sorunları temizleyebilen ve yoluna daha güçlü devam edebilen yapılar toplumun güvenini de güçlendirir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bu süreci hiçbir ayrım gözetmeden, kendi siyasi çevresine kadar uzanabilecek bir kararlılıkla yürütmesi halinde bundan yalnızca hükümet değil, Türkiye'nin tamamı kazançlı çıkar.
Çünkü vatandaş artık söz değil, sonuç görmek istiyor.
Sonuç alınırsa bunun karşılığı sadece siyasette değil, toplumun devlete olan güveninde de görülür.
İhtiyacımız olan şey çok basit;
Adalet.
Şeffaflık.
Hesap verebilirlik.
Kimsenin dokunulmaz olmadığı, milletin parasının son kuruşuna kadar korunduğu ve hukuk karşısında herkesin eşit olduğu bir Türkiye.
Çünkü temizlenmeden güçlenemeyiz.
Arınmadan kalkınamayız.
Milletin hakkını korumadan da Büyük Türkiye hedeflerine ulaşamayız.
Not : Bu süreçte ortaya çıkan para hareketleri, uluslararası bağlantılar ve finansal ilişkiler incelendiğinde insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Acaba Türkiye'nin ekonomik gücünü zayıflatacak, toplumsal güveni sarsacak yeni bir operasyonun taşları mı döşeniyordu?
Bu sorunun cevabını hukuk, denetim ve devlet kurumları verecektir.