Bazı insanlar vardır; geldikleri şehre sadece görev yapmaya gelirler. Bir süre kalır, işlerini tamamlar ve giderler. Ardından isimleri yavaş yavaş unutulur.

Bazıları ise geldikleri yere kök salar.

Doğdukları şehir başka olsa da gönüllerini başka bir memlekete bırakırlar.

Yavuzhan Ahıskalı işte o insanlardan biriydi.

Onunla tanışmamız 2015 Genel Seçimleri dönemine dayanıyor. Bülent Turan'ın Çanakkale Milletvekili adayı olarak şehrimize geldiği günlerde danışmanı olarak Çanakkale'ye geldi. Aslında kader onu ilk kez boğazın kıyısına getirmiyordu. Yıllar önce babasının işi nedeniyle bir süre Ezine'de yaşamıştı. Hayat, uzun bir aradan sonra onu yeniden Çanakkale'ye çağırmıştı.

O günlerde ben AK Parti İl Yönetimindeydim. İstanbul'dan gelen insanların Çanakkale'yi yeterince tanımadan bu şehrin siyasetine yön vermeye çalışmasını doğru bulmuyor, bunu da açık açık söylüyordum. Hatta itiraf etmeliyim ki Yavuzhan'ın burada olmasına en çok karşı çıkanlardan biri bendim.

Yıllar sonra bir sohbetimizde gülerek, “Alper, bana amma laf söylüyordun ” dediğinde ikimiz de o günleri tebessümle hatırlamıştık.

Çünkü zaman insana tanıma fırsatı veriyor.

Ve bazı insanlar tanındıkça büyüyor.

Yavuzhan da öyle oldu.

Önce nezaketi dikkat çekti.

Sonra sabrı.

Sonra insanlara yaklaşımındaki samimiyet.

Sonra da bütün zorluklara rağmen gösterdiği metanet.

Bir süre sonra birçok kişi için sadece bir danışman değil, bir yol arkadaşı, bir ağabey oldu.

Çanakkale'yi sevdi.

Ama öyle uzaktan sevmedi.

Buraya yerleşti, ailesini getirdi, çocuklarını burada büyüttü. Bu şehrin sevincine sevindi, derdiyle dertlendi.

Dile kolay ,

Tam on bir yıl.

Bu şehirde seçimler gördü, krizler yaşadı, zorluklarla mücadele etti. İnsanların umudunu kaybettiği zamanlarda bile sakin kalmayı başardı.

Belki de onu farklı yapan buydu.

Siyasetin en sert günlerinde bile sesini yükseltmeden etkili olabilmek.

Öfkeyle değil akılla hareket etmek.

Kırmadan anlatabilmek.

Yormadan ikna edebilmek.

Bazen onu izlerken kendi kendime, “Bu kadar soğukkanlılık nasıl mümkün oluyor?” diye düşünürdüm.

Çünkü aslında çok duygusal bir insandı.

İnce ruhluydu.

Türküleri severdi.

Dostluğu severdi.

Muhabbeti severdi.

Erzurumluydu.

Atabarı oynarken yüzündeki heyecanı görmek mümkündü.

Ama bütün o duyguların üzerine büyük bir sükûnet örtmeyi başarırdı. İçinde fırtınalar koparken dışarıya sakin bir deniz görüntüsü verebilirdi.

Bir de çayı çok severdi.

Öyle bir bardak çay içip kalkacak insanlardan değildi.

Çay onun için sadece bir içecek değil; dostluk, muhabbet ve paylaşmak demekti.

Yıllar boyunca defalarca aynı masanın etrafında oturduk.

Kimi zaman seçimleri konuştuk.

Kimi zaman memleket meselelerini.

Kimi zaman siyaseti.

Kimi zaman da hayatın kendisini.

Bazen saatlerin nasıl geçtiğini anlamazdık.

Gece olurdu.

Sonra gece sabaha dönerdi.

Masadaki çay bardakları değişirdi ama sohbet bitmezdi.

Bugün dönüp baktığımda hatırladığım şeylerin çoğu makamlar, toplantılar ya da seçimler değil; o uzun çay sohbetleri.

Çünkü insan bazen bir dostu en çok o anlarda tanır.

Belki de bu yüzden şimdi bir çay bardağına bakınca eksikliğini daha fazla hissedeceğiz.

Elbette hataları oldu.

Hepimizin olduğu gibi.

Belki eleştirildi.

Belki yanlış anlaşıldı.

Belki bulunduğu görev nedeniyle kimi zaman kızılan isimlerden biri oldu.

Ama onu yakından tanıyanlar bilir ki hiçbir zaman bilerek bir insana zarar verecek bir karaktere sahip değildi.

Niyeti hep yapıcı olmaktı.

Hep çözmekti.

Hep faydalı olmaktı.

Hayatındaki en büyük başarılarından biri ise evlatlarıydı.

Nazlı, Hamza ve Bilal...

Hayatın bütün yoğunluğuna ve yorgunluğuna rağmen saygılı, edepli, inançlı ve karakter sahibi üç evlat yetiştirmeyi başarmıştı.

Bugün ardından dönüp baktığımızda herkesin anlatacağı farklı bir Yavuzhan hikâyesi vardır.

Kiminin çözülen bir işi,

Kiminin zor gününde aldığı bir telefon,

Kiminin omzuna konan bir dost eli,

Kiminin yıllar sonra bile unutamadığı bir iyilik,

Ben ise en çok mücadele eden tarafını hatırlayacağım.

Pes etmeyen tarafını.

Yorulduğunu belli etmeyen tarafını.

Ve her şeye rağmen insan kalabilen tarafını.

Şimdi boğazın rüzgârı yine esiyor.

Çanakkale yine bildiğimiz Çanakkale.

Ama bu şehrin hikâyesinden bir isim eksildi.

Bir dost eksildi.

Bir ağabey eksildi.

Ve biz bir kez daha anladık ki insanın ömrü yaşadığı yıllarla değil, dokunduğu hayatlarla ölçülüyor.

Yavuzhan Ahıskalı arkasında makamlar değil, insanlar bıraktı. Kalabalıklar değil, dostlar .

Belki de bir insan için bundan daha büyük bir miras yoktur.

Allah gani gani rahmet eylesin.

Başta kıymetli evlatları Nazlı, Hamza ve Bilal olmak üzere ailesine, yakınlarına ve sevenlerine sabırlar diliyorum.

Bizde olan bütün haklarımız helal olsun.

İnşallah onun da hakkı bizlere helaldir.

Ve yıllar sonra bu şehrin yakın tarihini anlatanlar, uzun uzun konuşmadan şu cümleyi kuracaklardır;

Çanakkale'den bir Yavuzhan geçti.

Masadaki çay bardakları değişirdi ama sohbet bitmezdi. Bu kez çaylar kaldı, sohbet yarım kaldı.

Mekânın cennet olsun balam...