“Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol.” Yüzyıllar öncesinden gelen bu söz, bugün belki de hiç olmadığı kadar anlamlı.

Çünkü artık söz başka, davranış başka, görünen başka, gerçek başka.

Günümüzde herkes dürüstlükten bahsediyor ama dürüst davrananların sayısı ne yazık ki aynı ölçüde artmıyor. Namustan söz edenler, adaleti savunduğunu söyleyenler, helal kazancın önemini anlatanlar, dini ve ahlakı dilinden düşürmeyenler. Peki, bütün bunları anlatırken önce kendimize bakabiliyor muyuz?

Elbette kimsenin kalbini, inancını veya niyetini sorgulamak bize düşmez. Ancak insanın söyledikleriyle yaptıkları arasındaki mesafeyi sorgulamak hepimizin sorumluluğudur.

Bir insanın gerçek karakteri, neyi savunduğuyla değil, savunduğu değerlere ne kadar sadık kaldığıyla anlaşılır.

Adaletten bahsedip işine geldiğinde hukuku görmezden gelmek, liyakatten söz edip yakınına ayrıcalık tanımak, helal kazancı anlatırken başkasının hakkını gözetmemek, doğruluktan bahsedip çıkarı için gerçeği eğip bükmek. Bunlar yalnızca kişisel çelişkiler değildir. Bir toplumun güven duygusunu aşındıran, ortak değerlerini zayıflatan davranışlardır.

Bugün en büyük sorunlarımızdan biri de budur. İnsanların ne söylediğine bakıyoruz ama nasıl yaşadığına yeterince bakmıyoruz. Makamına, unvanına, çevresine, kurduğu cümlelere göre insanlara değer biçiyoruz. Oysa asıl ölçümüz insanın karakteri, emeği ve geride bıraktığı iz olmalı.

Bir de adam kayırma meselesi var. Hak edenin değil, tanıdığı olanın öne çıktığı; emeğin değil, yakınlığın karşılık bulduğu yerde adalet duygusu yara alır. İşini düzgün yapanın geri planda kaldığı, başarısızlığın görmezden gelindiği, haksız kazancın normalleştiği bir düzende en çok zarar görenler, dürüst kalmaya çalışan insanlardır.

Yalanın alışkanlığa, çıkarcılığın beceriye, ikiyüzlülüğün ise neredeyse bir yaşam biçimine dönüştüğü yerde güven de yavaş yavaş ortadan kalkar. İnsanlar birbirinin sözüne şüpheyle yaklaşmaya başlar. Sonunda kaybeden yalnızca birkaç kişi değil, hepimiz oluruz.

Asıl tehlike, yanlışın yapılması kadar yanlışın normal karşılanmaya başlanmasıdır.

Bütün bunları söylerken kimseyi bir kenara koyup kendimizi diğerlerinden üstün görmemeliyiz. Bu mesele yalnızca siyasetin, iş dünyasının, bürokrasinin veya toplumun belli bir kesiminin meselesi değil. Hepimizin kendimize sorması gereken bir soru var; Başkasından beklediğimiz dürüstlüğü, adaleti ve hakkaniyeti biz gösterebiliyor muyuz?

Çünkü insan önce kendi kapısının önüne bakmalı. Başkasını eleştirirken kendi davranışlarını da aynı terazide tartabilmeli. Herkesin kusurunu görüp kendi kusuruna gözlerini kapatması, hiçbir sorunu çözmez.

Bugün ihtiyacımız olan şey daha çok konuşmak değil, söylediklerimizin arkasında durmak. Daha çok ahlak dersi vermek değil, ahlaklı davranmak. Daha yüksek sesle adalet istemek değil, kendi işimize geldiğinde de adaletten vazgeçmemek.

İnanç, namus, dürüstlük ve adalet; insanın kendisini anlatmak için kullandığı kelimelerden ibaret değildir. Bunlar, zor zamanda ve çıkarlarımızla çatıştığında bile koruyabildiğimiz değerlerdir.

İnşallah içinde bulunduğumuz bu dönem daha kötüye gitmez. Çünkü insan bazen yaşananlardan çok, yaşananlara alışılmasından korkuyor. Yanlışın sıradanlaştığı, doğrunun safça görüldüğü, hakkaniyetin güç karşısında geri çekildiği bir noktaya sürüklenmek istemiyorsak, önce kendimize çeki düzen vermeliyiz.

Yoksa insan ister istemez soruyor: Biz gerçekten iyiye mi gidiyoruz, yoksa kendi ellerimizle değerlerimizden uzaklaşıp kıyamete son sürat mi koşuyoruz?

Belki de yeniden hatırlamamız gereken en temel ölçü çok basit:

Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol.

Çünkü insanı büyüten, kendisini nasıl anlattığı değil; kimsenin görmediği yerde nasıl davrandığıdır.

Ve unutmayalım; Herkesi kandırabilirsiniz, bir süre kendinizi bile. Ama hakikati sonsuza kadar kandıramazsınız.