Bir ülkenin zenginliği ne kadar tükettiğiyle değil, ne kadar ürettiğiyle ölçülür. Çünkü tüketim bugünü yaşatır, üretim ise yarını inşa eder.
Son yıllarda Türkiye ekonomisinde en çok konuşulan konular enflasyon, faiz, döviz kuru ve hayat pahalılığı oldu. Ancak bütün bu başlıkların arkasında daha temel bir soru var:
Türkiye gerçekten yeterince üretiyor mu, yoksa ürettiğinden daha fazlasını mı tüketiyor?
2025 yılı verileri bu soruya önemli ipuçları veriyor.
TÜİK verilerine göre Türkiye'nin 2025 yılında ihracatı artmaya devam etti. Yıl sonunda ihracat 273 milyar dolar seviyesini aşarken, ithalat 365 milyar doların üzerine çıktı. Dış ticaret açığı ise yaklaşık 92 milyar dolar olarak gerçekleşti. Yani ülke olarak dışarıya sattığımızdan çok daha fazlasını dışarıdan satın almaya devam ettik.
Elbette ithalatın tamamı kötü değildir.
Bir fabrika kurmak için alınan makine de ithalattır. Üretimde kullanılan ham madde de ithalattır. Teknoloji yatırımları da ithalattır. Bunlar gelecekte daha fazla üretim sağlayacak yatırımlardır.
Ancak bir ülke sürekli tüketim amacıyla ithalata yöneliyorsa, zamanla kendi üreticisini zayıflatmaya başlar.
Bugün market raflarından elektronik ürünlere, tekstilden otomotive kadar birçok alanda kullandığımız ürünlerin önemli bir kısmında dışa bağımlılık devam ediyor. Daha da önemlisi, sanayimizin kullandığı birçok ara malı hâlâ yurtdışından geliyor. 2025 yılında ithalatın yaklaşık üçte ikisini ara malları oluşturdu. Yani ihracat yapmak için bile önemli ölçüde ithalata ihtiyaç duyuyoruz.
Son yıllarda Türkiye'de dikkat çeken bir başka tablo da "kafe ekonomisi" oldu. Hemen her şehirde, her mahallede, her caddede yeni bir kahve dükkânı açılıyor. Gençler burada buluşuyor, çalışıyor, sosyalleşiyor. Elbette hizmet sektörü ekonominin önemli bir parçasıdır ve küçümsenemez.
Ancak burada sormamız gereken önemli bir soru var:
Biz kahve mi üretiyoruz, yoksa kahve tüketiyor muyuz?
Bugün birçok uluslararası ve yerli kahve zincirinde kullanılan kahve çekirdekleri ithal geliyor. Kahve makineleri, ekipmanlar, bazı ambalaj ürünleri ve birçok yan ürün yine yurtdışından temin ediliyor. Bir başka ifadeyle ortaya çıkan ekonomik hareketlilik büyük ölçüde tüketime dayanıyor.
Bir ülkenin geleceği elbette kafelerle, restoranlarla ve alışveriş merkezleriyle de şekillenir. Ancak yalnızca bunlarla büyüyemez.
Bir tarafta yeni fabrikalar açılıyor mu diye konuşurken, diğer tarafta her köşe başında yeni bir kahve dükkânı açılmasını da ekonomik açıdan değerlendirmek zorundayız. Çünkü üretmeyen bir ekonomi, bir süre sonra tüketimini finanse etmekte zorlanır.
Bir milletin refahı kahve fincanlarının sayısıyla değil; çalışan makinelerin, üretim bantlarının, ihracat yapan işletmelerin ve yeni teknolojiler geliştiren girişimlerin sayısıyla ölçülür.
Aslında Türkiye'nin üretim gücü küçümsenecek seviyede değildir. İmalat sanayi ihracatın yaklaşık yüzde 95'ini oluşturuyor. Otomotivden beyaz eşyaya, savunma sanayiinden makine sektörüne kadar birçok alanda dünya pazarlarında rekabet eden firmalarımız bulunuyor. İhracatımızın son yıllarda sürekli rekorlar kırması da bunun göstergesidir.
Fakat başka bir gerçek daha var.
Yüksek teknoloji ürünlerinin ihracat içindeki payı hâlâ oldukça düşük seviyelerde bulunuyor. 2025 yılında yüksek teknolojili ürünlerin imalat sanayi ihracatı içindeki payı yüzde 4 seviyelerinde kalırken, aynı ürün grubunun ithalattaki payı bunun çok üzerinde gerçekleşti. Yani hâlâ katma değeri yüksek ürünleri satın alan, daha düşük katma değerli ürünleri satan bir ekonomik yapıdan tam anlamıyla kurtulabilmiş değiliz.
İşte bu yüzden mesele yalnızca daha fazla üretmek değildir.
Asıl mesele daha değerli üretmektir.
Bugün Almanya'nın gücü otomobilden, Güney Kore'nin gücü teknolojiden, Japonya'nın gücü inovasyondan geliyor. Bu ülkeler sadece üretmiyor; bilgi, marka ve teknoloji de üretiyor.
Türkiye'nin önündeki asıl hedef de budur.
Fakat burada sorumluluk yalnızca devlete ait değildir.
Ticaret ve sanayi odaları, meslek odaları, organize sanayi bölgeleri, üniversiteler ve sektör temsilcileri de taşın altına elini koymak zorundadır.
Bugün Türkiye'nin birçok şehrinde oda seçimleri yapılıyor, meclis toplantıları gerçekleştiriliyor, raporlar hazırlanıyor. Ancak artık yalnızca mevcut sorunları konuşan değil, çözüm üreten kurumlara ihtiyaç var.
Her ilin kendi üretim potansiyelini ortaya koyan, ithalata bağımlılığı azaltacak, yeni yatırım alanları oluşturacak ve katma değerli üretimi artıracak projeler geliştirmesi gerekiyor.
Çanakkale özelinde düşündüğümüzde de aynı soruyla karşılaşıyoruz:
Tarımda neyi daha fazla işleyebiliriz?
Turizm gelirini nasıl artırabiliriz?
Hangi sanayi yatırımlarını çekebiliriz?
Hangi ürünleri ithal etmek yerine burada üretebiliriz?
Çünkü kalkınma yalnızca Ankara'da hazırlanan politikalarla değil, şehirlerde ortaya konulan üretim vizyonuyla gerçekleşir.
Bir ülke sürekli tüketerek büyüyemez.
Krediyle alınan ürünler, ithal edilen mallar ve kısa vadeli harcamalar bir süre ekonomiyi canlı gösterebilir. Ancak gerçek güç; toprağın, fabrikanın, atölyenin ve emeğin ürettiği değerdir.
Bugün Türkiye'nin ihtiyacı olan şey tüketimi büyütmek değil, üretimi büyütmektir.
Daha fazla yatırım yapan,
Daha fazla üreten,
Daha fazla ihraç eden,
Daha az dışa bağımlı bir ekonomi.
Çünkü güçlü ülkeler tüketerek değil, üreterek yüksel