Sosyal medya üzerinden birkaç gündür yeni bir tartışma başladı:
“Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü ayrıştırıcıymış, farklı kimlikleri yok sayıyormuş, hatta ırkçılıkmış…
Yahu arkadaş, bir milletin kendi adıyla anılması ne zamandan beri ırkçılık oldu?
Fransız, Alman, İngiliz, hatta Yunan olunabilir ama Türk olunamaz, öyle mi?
Asıl mesele bence, ırkla millet arasındaki farkı bilmeyen, bir de koca koca unvanlar taşıyan adamların olması!
İkisi aynı şey mi?
Irk, insanları soy ve biyolojik köken üzerinden sınıflandıran bir kavram. Millet ise ortak tarih, kültür, hatıralar ve birlikte yaşama iradesiyle oluşan bir topluluk.
İnsanın hangi kökten geldiği başka, hangi millete mensup olduğu başka.
Peki, Türk milleti derken neyin kastedildiğini anlamayanlar, bu kavramı ırkçılık olarak niteleyenler meseleyi kan ve soy bağına indirgediklerinde eleştirdikleri ırkçı anlayışın içine kendilerinin düştüğünün farkındalar mı acaba?
Anayasa’nın 66. maddesi açık:
“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.”
Ne soy kütüğü soruyor ne de etnik köken araştırıyor. Vatandaşlık bağını esas alıyor.
Rahmetli Türkeş, Dokuz Işık adlı eserinde “Kalbinde başka bir ırkın gururunu taşımayan ve kendisini samimi olarak Türk hisseden ve Türklüğe adayan herkes Türk’tür.” diyerek meseleyi çok güzel özetliyor.
Tam da bu noktada Aliya İzzetbegoviç’e atfedilen, hepimizin bildiği bir hatıra geliyor akla.
Bosna Savaşı sırasında Türkiye’den bir grup aydın Saraybosna’ya gidiyor. Aliya’yla tanıştırılırken “Türkiye’den gelen Türk mütefekkirler” deniliyor.
Gruptan biri itiraz ediyor:
“Hayır efendim, ben Türk değilim, Kürdüm.”
Aliya’nın kendisine dönüp şöyle dediği anlatılıyor:
“Efendim, ne fark eder? Bizi de burada Türk diye öldürüyorlar. Oysa biz de Türk değiliz, Boşnağız. Ama bu durumdan gurur duyuyoruz.”
Bu anlatıda Aliya, Boşnak kimliğini inkâr etmeden Türk kültür ve medeniyet dairesine mensup olmanın, farklı kökenlerden insanların ortak bir millet kimliği etrafında buluşmasına engel olmadığını anlatıyor aslında.
Demek ki farklı kökenden gelmek, daha geniş bir ortak aidiyette buluşmaya engel değil.
Türk, Kürt, Çerkes, Boşnak, Arnavut, Laz, Gürcü… Hepsi bu coğrafyanın ayrı bir rengi, aynı ağacın farklı dallarıdır. Her dal kendi kültürüyle, geçmişiyle, zenginliğiyle yaşar. Ama unutmayalım, o dalları bir arada tutan gövdenin adı Türk milletidir. Kökü ortak tarihimizde, gücü birliğimizde, geleceği ise aynı vatana duyduğumuz aidiyettedir.
Dünyanın güçlü devletleri millî kimliklerini korurken bizim kendi milletimizin adını sürekli tartışmaya açmamız tuhaf değil mi?
Üstelik biz devlet kaybetmenin ne demek olduğunu da biliriz.
Bizler Anadolu kapısına “göçmen” olarak gelmedik.“Fatih idik. Devletimizle geldik. Elimizde kılıç vardı. Devlet yenilip Anadolu Ergenekonu’na çekildiğinde, evlad-ı fâtihanın bir kısmı da bayrağın peşinden geldi, bir kısmı ise yurdundan sürüldü.
İşte bütün bu tarihî tecrübelerin, göçlerin, acıların ve ortak kaderin harmanında biz, TÜRK MİLLETİ olduk.
Atatürk’ün sözünü de bu tarihî tecrübeyle birlikte düşünmek gerekir.
Dikkat edin…
“Ne mutlu Türk doğana” demiyor.
“Ne mutlu Türk soyundan gelene” demiyor.
“Ne mutlu Türk’üm diyene” diyor!
Çünkü burada anlatılan soy üstünlüğü değil, millete mensubiyet duygusudur.
Sözün özü arkadaş…
Kimsenin kökeniyle, ana diliyle, kültürüyle bir meselemiz yok. Olmamalı da. Ama Türk milletinin adını bir ırk meselesine indirgemek, millet olmanın ne demek olduğunu anlamamaktır.
Bizim savunduğumuz, aynı soydan gelenlerin değil, aynı vatanı ve kaderi paylaşanların birliğidir.
Rahmetli Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun şu dizeleri de tam burada akla geliyor:
İnatla girmeyin soy sop faslına.
Kurt’sa kurt, it’se it döner aslına,
Rum ülkelerinde Oğuz nesline,
Peygamber kavlince öz verilmeli.
Velhasıl arkadaş…
Milletin harcı ortak tarih ve kaderdir. O harcı korumak da Cumhuriyet’e ve geleceğimize sahip çıkmaktır.
Ne mutlu Türk’üm diyene!