Türkiye'de ilginç bir durum var.

Başarılı insan yetiştiriyoruz.

Başarılı siyasetçiler çıkıyor. Başarılı bürokratlar çıkıyor. Başarılı iş insanları çıkıyor. Başarılı sporcular çıkıyor. Başarılı belediye başkanları çıkıyor. Başarılı milletvekilleri çıkıyor.

Ama nedense başarılı kurumlar oluşturma konusunda aynı başarıyı gösteremiyoruz.

Bir belediye başkanı geliyor, güzel işler yapıyor. Görev süresi boyunca şehir nefes alıyor. Sonra görev değişiyor ve birçok şey yeniden başlıyor.

Bir bürokrat geliyor, önemli projeleri hayata geçiriyor. Görev değişince proje de heyecanını kaybediyor.

Bir milletvekili büyük mücadele veriyor, yatırım getiriyor, Ankara'nın kapılarını zorluyor. Görev süresi bitince o mücadeleyi devam ettirecek mekanizma çoğu zaman ortada kalmıyor.

Bir şirket büyüyor, ülke çapında başarı yakalıyor. Kurucusu ayrıldığında ya da ikinci kuşağa geçtiğinde aynı başarıyı sürdüremiyor.

Aslında burada hepimizin kendine sorması gereken bir soru var:

Sorun insan eksikliği mi, yoksa kurum eksikliği mi?

Çünkü güçlü ülkeleri güçlü yapan şey sadece başarılı insanlar değildir.

Güçlü kurumlar, güçlü ülkelerin sigortasıdır.

Bugün Almanya'yı güçlü yapan sadece siyasetçileri değildir. Japonya'yı güçlü yapan sadece iş insanları değildir.

Kişiler değişir.

Hükümetler değişir.

Başkanlar değişir.

Milletvekilleri değişir.

Ama kurumlar kalır.

Bizde ise çoğu zaman kurumlar değil, kişiler konuşulur.

Oysa asıl başarı, o kişi ayrıldıktan sonra sistemin işlemeye devam etmesidir.

Çanakkale'ye dönüp bakalım.

Birçok konuda yıllardır aynı noktaların etrafında dönüp duruyoruz.

Çünkü çoğu zaman kalıcı sistemler kurmak yerine dönemsel başarılar üretmeye çalışıyoruz.

Oysa kalkınma bir bayrak yarışıdır.

Her gelen sıfırdan başlamaz.

Ne yazık ki biz bazen bayrağı devralmak yerine yeniden pist çizmeye çalışıyoruz.

Bir başka soru daha var ki bence üzerinde düşünmeye değer.

Acaba bu durumun kökleri biraz da tarihimizde mi yatıyor?

Sonuçta biz sıradan bir millet değiliz.

Orta Asya bozkırlarından çıkıp Avrupa'nın içlerine kadar ulaşmış bir milletiz.

Göç etmişiz.

Savaşmışız.

Devlet kurmuşuz.

İmparatorluklar inşa etmişiz.

Bizim tarihimizde çoğu zaman kurumlar değil, büyük liderler ön plana çıkmış.

Bilge Kağan,

Alparslan,

Fatih Sultan Mehmet,

Mustafa Kemal Atatürk.

Millet hafızasında önce isimler yer etmiş.

Belki de bu yüzden bugün de başarıyı önce kişiler üzerinden okumaya çalışıyoruz.

Hatta bazen daha farklı bir soru da aklıma geliyor.

Acaba atalarımızdan bize miras kalan o göçebe ruh, o sürekli hareket halinde olma refleksi, yerleşik düzenin gerektirdiği kurumsal kültürü oluşturmayı zorlaştırıyor olabilir mi?

Çünkü tarih boyunca büyük devletler kurduk ama aynı zamanda sürekli hareket ettik, sürekli mücadele ettik, sürekli yeni ufuklara yöneldik.

Güçlü liderler çıkarmakta başarılı olduk.

Kriz anlarında kenetlenmekte başarılı olduk.

Zor zamanlarda yeniden ayağa kalkmakta başarılı olduk.

Fakat bazen güçlü kişilerin gölgesinde güçlü kurumlar oluşturmayı ikinci plana attık.

Belki de bugün hâlâ bir kurumu değerlendirirken önce sistemi değil, o kurumun başındaki ismi konuşmamızın nedeni budur.

Elbette bu bir genetik mesele değildir.

Ama binlerce yıllık tarihsel ve kültürel mirasın toplumların davranışlarını şekillendirdiği de bir gerçektir.

Ve bu soru üzerinde düşünmeye değer.

Çanakkale özelinde de durum çok farklı değil.

Bugün geçmişten bugüne görev yapan milletvekillerini, belediye başkanlarını, oda başkanlarını veya bürokratları sayabiliriz.

Peki onların dönemlerinde başlayan hangi sistemler, hangi projeler, hangi kurumlar kişilerden bağımsız şekilde yoluna devam ediyor?

Peki bugün Çanakkale'nin hangi meselesi, hangi siyasi görüşten olursa olsun gelecek on yılın, yirmi yılın ortak hedefi haline gelebilmiş durumda?

İşte asıl soru burada başlıyor.

Çünkü gerçek başarı bir dönemde büyük işler yapmak değildir.

Gerçek başarı, siz gittikten sonra da o işlerin devam edebilmesidir.

Gerçek başarı, sizden sonra gelenin daha ileriye taşıyabileceği bir sistem bırakabilmektir.

Geride bıraktıkları kurumsal yapı ne kadar güçlü ise gerçek başarı da o kadar büyüktür.

Bugün Türkiye'nin de, Çanakkale'nin de belki en büyük ihtiyacı budur.

Daha fazla kahraman değil,

Daha güçlü kurumlar.

Daha fazla slogan değil,

Daha güçlü sistemler.

Daha fazla kişisel başarı hikâyesi değil,

Nesilden nesile aktarılabilecek kurumsal hafıza.

Çünkü insanlar gelir geçer.

Makamlar değişir.

Siyaset değişir.

Ekonomi değişir.

Ama güçlü kurumlar ayakta kalır.

Ve bir ülkenin gerçek gücü de tam olarak burada saklıdır.

Belki de Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:

Yeni kahramanlar mı yetiştireceğiz?

Yoksa kahramanlara ihtiyaç duymayacak kadar güçlü kurumlar mı inşa edeceğiz?

İşte asıl memleket meselesi belki de budur.