Abi yaz diyorlar, yazıyorum… Dilimin döndüğü kadar, gönlüm elverdiği kadar anlatıyorum.

Bazen kırgınlık da oluyor elbet… Bazen insanın içine oturan, söylemek istediği ama söyleyemediği şeyler de.

Ama bilin ki art niyet hiç yok.

Ben gördüğümü, yaşadığımı, düşündüğümü kendi penceremden anlatıyorum.

Kimi zaman bir insanı, kimi zaman bir olayı, kimi zaman da hayatın bize öğrettiği küçük bir dersi yazıyorum.

Bugün de içimizde birikenlerden birazını dökelim istedim.

Konumuz bu kez:

“Fikr-i sabit…”

Yani insanın zihnine yerleşen, orada kendisine bir sandalye çekip oturan ve kolay kolay kalkmak bilmeyen düşünceler.

Başka bir ifadeyle…

Takıntılarımız.

İNSAN NEYE TAKILIRSA ONUNDUR

İnsanoğlu gerçekten tuhaf bir varlık.

Koca bir dünyayı kafasının içinde taşıyor ama bazen küçücük bir ayrıntıya takılıp kalıyor.

Bir rakam…

Bir kelime…

Bir bakış…

Bir insan…

Bir tarih…

Bir plaka…

Bir telefon numarası…

Bazen yıllar önce yaşanmış bir olay.

Eskiler buna “fikr-i sabit” derdi.

Yani zihne yerleşen, orada kendisine bir sandalye çekip oturan ve insan ne yaparsa yapsın kalkmak bilmeyen düşünce.

Bugün biz buna daha basit bir isim veriyoruz:

Takıntı.

Ama ben zaman içinde şunu fark ettim:

Takıntılarımızı biraz daha yakından tanırsak, aslında onların bize kendimiz hakkında çok şey anlattığını görebiliriz.

Çünkü insan çoğu zaman rastgele bir şeye takılmaz.

Takıldığı şeyin arkasında mutlaka bir hikâye vardır.

BENİM 37 HİKÂYEM

Benim de bir zamanlar bir takıntım vardı.

37.

Yaklaşık dokuz yıl Antalya'da yaşadım.

Güzel günlerim oldu.

Güzel insanlar tanıdım.

Güzel hatıralar biriktirdim.

Ama insan memleketinden uzakta yaşayınca, memleket özlemi başka bir yere dokunuyor.

Ben de farkında olmadan o özlemi bir rakama bağlamışım.

37.

Araba alırken plakanın son iki rakamı mutlaka 37 olsun istiyordum.

Olmadı.

Bir daha araba aldım.

Yine olmadı.

Sonra hayat beni Ankara'ya götürdü.

Ankara'ya geldiğimde yeni bir araba aldım.

İçimden yine aynı düşünce geçti:

“Bu defa bari sonu 37 olsun.”

Yine olmadı.

Ama bu kez başka bir şey oldu.

Plakanın başı 06 oldu.

Ankara…

Sonu 07 oldu.

Ortadaki harfler ise oğlumun, benim ve eşimin isimlerinin baş harflerine denk geldi.

Bir anda düşündüm:

“Ben artık Ankara'dayım. Antalya'dan geldim. Ailem de bu plakanın içinde.”

Ve yıllardır peşinden koştuğum 37'nin yerini başka bir anlam aldı.

Galiba o gün benim 37 takıntım bitti.

SONRA ÇANAKKALE…

Sonra Ankara'daki görev de bitti.

Hayat bu kez beni Çanakkale'ye getirdi.

Yeni bir şehir…

Yeni bir hayat…

Yeni bir ticaret hayatı…

Yeni insanlar…

Yeni dostluklar…

Yeni mücadeleler…

Ve fark ettim ki 37 artık benim için eskisi kadar önemli değildi.

Ama insanın bazı alışkanlıkları kolay kolay ölmüyor.

Şimdi yolda giderken hâlâ plakaları okurum.

17 görürsem:

“Çanakkaleli.”

27 görürsem:

“Antepli.”

06 görürsem:

“Ankara.”

37 görürsem ise içimden küçük bir gülümseme geçer.

Bazen harflere bakarım.

İsim tahmin ederim.

Kendi kendime küçük yorumlar yaparım.

Dışarıdan bakan biri belki:

“Bu adamın da ne çok takıntısı varmış.”Diyebilir.

Haklı da olabilir.

Ama insan kendine de biraz gülmeyi bilmeli.

Çünkü hayatın her şeyini ciddiye alırsak, yaşamanın kendisini kaçırabiliriz.

ENİŞTEM VE 37 SEVDASI

Benim 37 meselesi bir dönem gelip geçti.

Ama benim eniştemde durum biraz farklı.

O, 37'yi gerçekten sever.

Öyle böyle değil…

Yolda 37 plakalı bir araç gördü mü, sanki karşısında yıllardır görmediği eski bir dostunu görmüş gibi olur.

“37!” Der.

Ve hemen o plakadaki insanla bir bağ kurar.

Hatta bazen düşünüyorum da…

Eniştem için 37 plakalı araç sahibi olmak, daha tanışmadan akraba olmak gibi bir şey.

Bir gün 37 plakalı bir kamyonun arkasına takılmış.

Allah'ım yarabbim!

Kamyon sellektör yapıyor…

Korna çalıyor…

Bizimki peşinden gidiyor.

İnsan ister istemez:

“Ne oluyor?”diye düşünüyor.

Meğer mesele başka…

Plaka 37!

Sonunda Gelibolu–Keşan arasında bir benzin istasyonunda kamyonu buluyor.

Tanışıyorlar. Muhabbet başlıyor.

“37'liymişsin, nerelisin?”

Derken konu uzuyor.

Ve benim sevgili eniştem, hiç tanımadığı bu adama orada yemek ısmarlıyor.

Çünkü onun dünyasında 37 plakalı olmak, başlı başına bir yakınlık sebebi.

Şimdi bunu dışarıdan anlatınca komik geliyor.

Belki biraz tuhaf da geliyor.

Ama ben eniştemi çok seviyorum.

Çünkü onun bu küçük takıntısının altında başka bir şey görüyorum:

İnsanlara yakınlık kurma isteği.

Bir 37 plakalı insanı görür, onunla konuşur.

Karnı açsa yemek yedirir.

Bir şey ikram etmeden göndermez.

“Çay içtin mi?”

“Yemeğini yedin mi?”diye sorar.

Yani eniştemin 37'si aslında sadece bir rakam değil.

Onun insanlara uzattığı küçük bir dostluk eli.

Belki de bazı takıntıların en güzel tarafı budur.

İnsanı insanlardan uzaklaştırmak yerine, insanlara yaklaştırıyorsa…

Orada biraz da sevgi vardır.

AMA BİR TAKINTIM DAHA VARMIŞ!

Gelelim bugüne…

Aslında bu yazıyı yazarken fark ettim ki benim bir takıntım daha varmış.

Üstelik daha çok yeni.

Dün, 17 Ağustos benim doğum günümdü.

Evet…

Bir yaş daha aldık.

Ömürden bir yaprak daha düştü.

İnsan belli bir yaştan sonra doğum gününe eskisi gibi bakmıyor belki.

Ama yine de insan ister istemez hatırlanmak istiyor.

Bir telefon…

Bir mesaj…

Bir “İyi ki doğdun”…

Bazen küçücük bir cümle bile insanın gönlünü ısıtmaya yetiyor.

Hele ki insan yıllardır emek verdiği, yazdığı, katkıda bulunduğu bir gazeteden bunu bekliyorsa…

Biraz daha başka oluyor.

Buradan sevgili Kalenin Sesi yöneticilerine de küçük bir sitemimiz olsun.

Ben de bu gazeteye emek veriyorum.

Yazıyorum.

Düşüncelerimi paylaşıyorum.

Kelimelerimle elimden geldiğince bu gazetenin bir köşesinde yer almaya çalışıyorum.

Ama gelin görün ki…

17 Ağustos geldi geçti.

Bir köşesinde bile:

“Güngör Yılmaz'ın doğum gününü kutlarız.”

diye bir cümle göremedik.

Şimdi insan bunu görünce ne yapar?

Tabii ki…

Kafaya takar!

İşte size yeni bir fikr-i sabit.

37'yi bıraktık…

Şimdi sıra doğum günü kutlamasında mı?

Bundan sonra 17 Ağustos'u gördüğümde acaba aklıma ne gelecek bilmiyorum.

Belki de:

“Bak yine Kalenin Sesi kutlamadı.”diyeceğim.

Şaka bir yana…

Sevgili Kalenin Sesi yöneticileri, bunu gerçekten bir kırgınlık olarak değil, tatlı bir sitem olarak kabul edin.

Çünkü bazen insanın gönlünü almak çok kolaydır.

Bir çiçek değil…

Bir hediye değil…

Bir pasta değil…

Sadece birkaç kelime.

“İyi ki doğdun Güngör.”

Hepsi bu.

Demek ki benim yeni takıntım da buymuş.

17 Ağustos.

Ve bundan sonra 17 Ağustos geldiğinde 37 kadar önemli olmasa da…

Bir gözüm Kalenin Sesi'nin köşelerinde olacak!

PEKİ HEPİMİZ NEYE TAKILIYORUZ?

Aslında herkesin bir fikr-i sabiti var.

Kiminin geçmişte…

Kiminin gelecekte…

Kiminin cebinde…

Kiminin evinde…

Kiminin ise başkasının ağzında.

Kimi geçmişe takılır.

“Keşke o gün öyle konuşmasaydım.”

“Keşke o kararı vermeseydim.”

“Ya başka türlü yapsaydım?”

İnsan bazen geçmişte yaşadığı bir olayı yıllarca tekrar tekrar oynatır zihninde.

Olay çoktan bitmiştir.

Ama insanın zihnindeki film hâlâ devam eder.

Kimi geleceğe takılır.

“Ya işler kötü giderse?”

“Ya başıma bir şey gelirse?”

“Ya olmazsa?”

Henüz yaşanmamış bir geleceğin acısını bugünden çekmeye başlar.

Kimi düzene takılır.

Masanın üzerindeki kalem eğri durmasın…

Kapı tam kapansın…

Her şey yerli yerinde olsun…

Çünkü bazen insan dışarıdaki düzeni kontrol ederek içindeki karmaşayı susturmaya çalışır.

Kimi insanların düşüncelerine takılır.

“Acaba benim hakkımda ne düşündü?”

“Niye öyle baktı?”

“Niye aramadı?”

Ve farkında olmadan kendi hayatını bırakıp başkasının zihninde yaşamaya başlar.

Kimi paraya takılır.

Kimi makama…

Kimi itibara…

Kimi gençliğine…

Kimi yaşına…

Kimi kaybettiklerine…

Kimi de hiç sahip olamadıklarına…

Herkesin zihninde bir yerlerde bir fikr-i sabit vardır.

TAKINTILARIMIZ BİZE NE SÖYLÜYOR?

Belki de asıl mesele burada.

İnsan neye takılıyorsa, aslında orada bir değer saklıdır.

Memleketine takılan insanın içinde özlem vardır.

Geçmişine takılanın içinde pişmanlık veya özlem…

Geleceğine takılanın içinde kaygı…

İnsanların ne düşündüğüne takılanın içinde kabul edilme arzusu…

Bir rakama takılanın içinde ise bazen bir hatıra vardır.

Benim 37'mde memleket vardı.

Eniştemin 37'sinde ise insan sevgisi var.

17 Ağustos'ta ise belki biraz hatırlanma isteği var.

Belki hepimizin takıntısının altında böyle görünmeyen bir hikâye vardır.

Bazen farkında bile değiliz.

Bir şeye kızıyoruz sanıyoruz.

Meğer altında kırgınlık varmış.

Bir insanı özlüyoruz sanıyoruz.

Meğer bir dönemi özlüyormuşuz.

Bir rakama önem veriyoruz sanıyoruz.

Meğer o rakamın içinde koca bir hayat saklıymış.

FİKR-İ SABİTİN DE BİR SINIRI OLMALI

Takıntı hayatımıza renk kattığı sürece belki gülüp geçebiliriz.

Benim 37 meselesi gibi…

Eniştemin 37 plakalı araç görünce peşine takılması gibi…

Ve belki benim 17 Ağustos meselesi gibi…

Ama takıntı hayatımızı yönetmeye başladığında, artık insan takıntısını değil, takıntı insanı yönetmeye başlar.

İşte o zaman durup düşünmek gerekir.

Çünkü insanın zihni güzel bir evdir.

Ama her düşünceye ömür boyu kira vermek zorunda değiliz.

Bazı düşünceleri misafir ederiz.

Bazılarını uğurlarız.

Bazılarının ise kapısını hiç açmayız.

Belki hayat dediğimiz şey biraz da budur:

Neye tutunacağımızı ve neyi bırakacağımızı öğrenmek.

BENİM 37'M, ENİŞTEMİN 37'Sİ VE 17 AĞUSTOS

Bugün 37 plakalı bir araç gördüğümde artık:

“Keşke benim de plakam 37 olsaydı.”demiyorum.

Sadece gülümsüyorum.

Çünkü artık biliyorum ki bazı rakamların plakada olması gerekmiyor.

Bazıları insanın hafızasında yaşar.

Bazıları kalbinde…

Bazıları ise hayatının bir döneminde…

Benim 37'm artık Antalya'yı, memleketimi, gençliğimi ve hayatımın başka bir dönemini hatırlatan küçük bir işaret.

Enişteminki ise biraz daha farklı.

Onunki 37 plakalı bir araç gördüğünde başlayan bir muhabbet.

Bir selam…

Bir yemek…

Bir ikram…

Belki de hiç tanımadığı bir insana uzatılan dostluk eli.

Benim yeni takıntım ise 17 Ağustos.

Bir doğum günü…

Bir hatırlanma…

Bir dost mesajı…

Ve belki de küçük bir sitem.

Ama olsun.

Hayat zaten biraz da bunlardan ibaret değil mi?

Biraz gülmek…

Biraz kızmak…

Biraz sitem etmek…

Biraz özlemek…

Biraz hatırlamak…

Biraz da kendimizle dalga geçmek.

HEPİMİZİN BİR 37'Sİ VAR

Belki hepimizin bir 37'si var.

Kimininki bir insan…

Kimininki bir şehir…

Kimininki bir tarih…

Kimininki bir hayal…

Kimininki ise yıllardır zihninden çıkaramadığı bir cümle.

Belki bir başkasınınki de benimki gibi bir doğum günüdür.

O yüzden bazen kendimize şu soruyu sormak lazım:

“Ben neye takılıyorum?”

Sonra bir adım daha atıp:

“Peki ben aslında neden ona takılıyorum?”

İşte cevap orada.

Çünkü insan neye takılıyorsa, biraz da odur.

Ve belki hayatın en büyük olgunluğu, her şeyi kafaya takmamak değil…

Neyi kafaya takmaya değer, neyi bırakmaya değer olduğunu öğrenmektir.

Ben 37'yi bıraktım.

Ama 37 bana çok şey bıraktı.

Eniştem ise hâlâ 37'nin peşinde.

Ben de şimdi 17 Ağustos'u biraz kafaya taktım.

Kalenin Sesi yöneticileri de artık kusura bakmasın…

Yeni takıntımı onlar hediye etti!

Ama kızmıyorum.

Çünkü bazı takıntılar insanı yormaz.

Bazıları insanı hayata bağlar.

Bazıları da insanı insana bağlar.

Ve bazen…

Bir doğum günü kutlaması bile insana şunu hatırlatır:

Hatırlanmak güzel şeydir.

İyi ki doğmuşum mu?

Evet.

İyi ki 17 Ağustos'ta doğmuşum.

İyi ki bu hayatı yaşamışım.

İyi ki güzel insanlarla karşılaşmışım.

İyi ki yazmışım.

İyi ki anlatmışım.

İyi ki hâlâ anlatacak birkaç cümlem daha var.

Kalenin Sesi kutlamadı diye de küsmedik.

Ama…

Bir dahaki 17 Ağustos'u unutmayın.

Çünkü benim yeni fikr-i sabitim belli oldu:

37 mi, 17 mi?

Şimdilik ikisi de hayatımın bir köşesinde.

Biri geçmişimi,

diğeri bugünkü sitemimi hatırlatıyor.

Gerisini de seneye konuşuruz.

Kalın sağlıcakla…

Sizin de bir fikr-i sabitiniz, yani tatlı bir takıntınız var mı?

Bir rakam, bir şehir, bir insan, bir tarih ya da yıllardır vazgeçemediğiniz küçük bir alışkanlığınız…

Bana yazın.

İzin verirseniz, isimlerinizi de belirterek ya da isimsiz olarak Kalenin Sesi köşemde yayınlayalım. Belki sizin hikâyeniz de bir başkasının yüzünde tebessüm olur, bir başkasına “Ben de aynısını yaşıyorum” dedirtir.