İçişleri Bakan Yardımcısı Bülent Turan geçtiğimiz günlerde önemli bir uyarıda bulundu:

"10 yıl geçti, yeter demeyeceğiz. Yurt dışına çıktılar, yeter demeyeceğiz. Aranıza almayın. FETÖ'cü FETÖ'cüyü bulur, birbirini destekler."

Bu sözler sıradan bir siyasi açıklama olarak görülmemeli.

Çünkü FETÖ meselesi, Türkiye'nin yaşadığı sıradan bir terör meselesi değildir.

Bu mesele, devletin içeriden ele geçirilme girişiminin adıdır.

Bu mesele, milletin vergileriyle alınan tankların, uçakların ve silahların millete çevrilmesinin adıdır.

Bu mesele, devletin en mahrem kurumlarına kadar sızabilen organize bir yapının hikâyesidir.

15 Temmuz gecesi sadece bir darbe girişimi yaşanmadı.

Türkiye, tarihinin en büyük ihanetlerinden biriyle karşı karşıya kaldı.

Aradan yıllar geçmiş olabilir.

Örgütün görünür kadrolarının önemli bir bölümü tasfiye edilmiş olabilir.

Ancak asıl soru bugün hâlâ güncelliğini koruyor:

FETÖ gerçekten sadece dini bir yapı mıydı?

Yoksa dini duyguları, inancı ve maneviyatı kullanarak insanların güvenini kazanan; perde arkasında ise Türkiye'nin çıkarlarına karşı hareket eden sinsi bir terör örgütü müydü?

Bu sorunun sorulmasının çok haklı sebepleri var.

Çünkü örgütün lideri yıllarca Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşadı.

Türkiye'nin iade taleplerine rağmen teslim edilmedi.

Örgütün dünyanın farklı ülkelerinde yıllarca rahat hareket edebilmesi de kamuoyundaki soru işaretlerini hiçbir zaman tamamen ortadan kaldırmadı.

Bu nedenle Türkiye'de birçok insan, FETÖ'yü yalnızca bir terör örgütü olarak değil, aynı zamanda küresel güç mücadelelerinin kullandığı yapılardan biri olarak değerlendirmeye devam ediyor.

Elbette devletlerin istihbarat savaşları, örtülü operasyonları ve vekil yapılar üzerinden yürüttüğü mücadeleler dünya tarihinde yeni değildir.

Ancak bugün kesin olarak bildiğimiz bir gerçek vardır:

FETÖ, kimden destek almış olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne karşı hareket etmiş ve milletin iradesine silah doğrultmuştur.

Bu nedenle mesele artık geçmişte kimin ne yaptığı tartışmasının ötesindedir.

Asıl mesele, benzer yapıların bir daha ortaya çıkmasını engellemektir.

Çünkü FETÖ'nün en büyük silahı tankı, tüfeği ya da parası değildi.

Kamuflajıydı.

Bir gün muhafazakâr görünüyordu.

Bir gün milliyetçi görünüyordu.

Bir gün Atatürkçü görünüyordu.

Bir gün demokrat görünüyordu.

Kime ihtiyaç duyuyorsa ona benziyordu.

Hangi kapıyı açması gerekiyorsa o kapının anahtarını taşıyordu.

İşte bu yüzden Bülent Turan'ın yıllar önce yaptığı şu tespit bugün de önemini koruyor:

"Pişman FETÖ'cü yoktur, sırasını bekleyen FETÖ'cü vardır."

Bu sözün neden söylendiğini anlamak için örgütün çalışma yöntemlerine bakmak yeterlidir.

Çünkü bu tür yapılar isim değiştirir.

Renk değiştirir.

Yöntem değiştirir.

Ama amaç değişmez.

Devlet içinde örgütlenmek.

Gücü ele geçirmek.

Millet adına karar veren kurumları kendi hiyerarşilerine bağlamak.

Bugün artık çok daha net görüyoruz ki; FETÖ ile mücadele yalnızca güvenlik operasyonlarıyla yürütülecek bir mücadele değildir.

Bu aynı zamanda bir devlet aklı, bir hukuk devleti ve bir liyakat mücadelesidir.

Eğer bir ülkede ehliyetin yerini aidiyet alırsa, liyakatın yerini sadakat alırsa, kurumların yerini kişiler alırsa benzer riskler yeniden ortaya çıkabilir.

Bu nedenle FETÖ'den çıkarılması gereken en büyük ders, sadece örgütün mensuplarını tespit etmek değil; örgütlerin yeşerebileceği zemini de ortadan kaldırmaktır.

Devletin sahibi hiçbir cemaat, hiçbir grup, hiçbir klik olamaz.

Devletin tek sahibi millettir.

Cumhuriyetin kurumlarıdır.

Hukukun üstünlüğüdür.

Demokratik meşruiyettir.

Bugün yapılması gereken geçmişe saplanıp kalmak değil, geçmişi unutmamaktır.

Çünkü milletlerin hafızası zayıfladığında, hatalar yeniden kapıyı çalmaya başlar.

Bazı tehditler ortadan kaybolmaz.

Sadece şekil değiştirir.

Bülent Turan'ın son açıklaması da tam olarak bu gerçeğe işaret ediyor.

Türkiye'nin hafızasını diri tutması gerekiyor.

Unutmaması gerekiyor.

Tedbiri elden bırakmaması gerekiyor.

Çünkü mesele yalnızca dün yaşanan bir ihanet değildir.

Mesele, yarın benzer bir ihanetin bir daha yaşanmamasıdır.

Ve bu, siyaset üstü bir memleket meselesidir.