Lopus Yayınları tarafından yayınlanmış olan Ahmet Han'ın uluslararası güç dengelerinden ve ülkemizdeki ilginç rastlantıları ve yaşananları anlatan İllegal Düzenin İmparatorluğu: BARONLAR kitabını ilk çıktığı günlerde okumuştum.
İlginç fikirlerin ve iddialı görüşlerin dile getirildiği dikkat çekici ve okunası bir kitaptı... Geçenlerde kütüphane
raflarını karıştırırken yeniden elime geçti. Kitabı elime alınca sadece sayfalar açılmadı; yıllar önce düştüğüm notlar
da yeniden canlandı.
Bazı cümleler vardır; okunduğu gün altı çizilir, ama asıl anlamını yıllar sonra fısıldar. Kitabın 214. sayfada Franklin
D. Roosevelt'e atfedilen: “Politikada hiçbir şey kazayla olmaz. Olmuşsa öyle planlanmıştır.” Sözünün altını
çizmişim...
Aradan yıllar geçmiş. Dünyanın dengesi değişmiş. Savaşlar başlamış, darbeler tartışılmış, ekonomik krizler
yaşanmış, ittifaklar kurulmuş, ittifaklar bozulmuş. Ama o tek cümle, tozlanan sayfaların arasından çıkıp bugünün
manşetlerine göz kırpmaya devam ediyor.
İnsan ister istemez düşünmeye başlıyor.
Gerçekten siyasette yaşanan her büyük kırılma sadece tesadüflerin üst üste gelmesinden mi ibaret?
Yoksa kamuoyuna "anlık gelişme" diye sunulan bazı olayların arkasında yıllar öncesinden örülen uzun hesaplar
mı var?
Komplo teorileri anlatmak ve tekrar etmek gibi bir niyetim yok. Aksine, tarihin soğukkanlı bir gerçeğini hatırlatmak
istiyorum: Devletler günübirlik reflekslerle değil, çoğu zaman uzun vadeli çıkar hesaplarıyla hareket eder. Arşivler
açıldıkça dün "tesadüf" denilen birçok hadisenin aylarca, bazen yıllarca planlandığını görüyoruz.
Belki de bu yüzden bazı kitaplar eskimez.
Çünkü değişen sayfalar değil, onları okuyan zamandır.
Ve bazen kütüphanenin tozlu raflarından çıkan tek bir cümle, bugünün gürültüsünü anlamak için yeniden
konuşmaya başlar.
Bazen yıllar önce yazılmış birkaç satır, bugün yaşadıklarımızı anlamak için uzun analizlerden daha güçlü bir
anahtar olabiliyor.
Dört yıl önce yazılmış bir kitabı bugün yeniden okumak insana ilginç bir duygu yaşatıyor. Elbette hiçbir yazar
müneccim değil; kimse geleceği bilemez ve birebir göremez. Ancak bazı kitaplar geleceği bildikleri için değil,
olayları değerlendirdikleri zemin sağlam olduğu için yıllar geçse de güncelliğini kaybetmiyor.
İşte bu kitabı yeniden okurken beni en çok etkileyen de bu oldu. Yıllar önce kaleme alınan bazı değerlendirmeler,
bugün yaşanan gelişmelerle dikkat çekici biçimde örtüşüyor. Demek ki mesele geleceği görmek değil; siyasetin ve
devlet yönetiminin işleyiş mantığını doğru okuyabilmekmiş.
Kitabın dikkat çekici bölümlerinden birinde şu değerlendirme yer alıyor:
“Devlet deyince ilk olarak siyasileri ele almalıyız. Hangi partiyi tutuyor olursak olalım, önemli olan
desteklediğimiz siyasi kişiliğin devlet adamlığı yönünü görebilme yeteneğidir. Çünkü devlet adamı demek
memleketin çıkarları doğrultusunda bugün söylediği sözün tam tersini yarın söyleyebilmektir. Bu durum o
siyasinin namussuzca siyaset yürüttüğü anlamına gelmez.
Çünkü siyaset budur ve çıkarlar doğrultusunda dost düşman, düşman da dost olabilir. Ülkeler arasındaki iş
birlikleri ve çatışmalar da bundan ibarettir. Siyasette duygusallığın neredeyse hiç yeri yoktur. Akıl, mantık,
zekâ ve diplomasi işidir. Bir siyasetçi diplomasiyi bilmez, duygularıyla hareket ederek ya da gaza gelerek
siyaset yürütürse, sonu Saddam gibi olur...”
Bu satırları okurken aklıma ister istemez son yıllarda, bilhassa da son günlerde yaşanan gelişmeler geldi.
Dün birbirine en sert sözleri söyleyen ülkelerin bugün aynı masaya oturabildiğini, dün "asla" denilen birçok başlığın
bugün yeniden müzakere edildiğini görüyoruz. Uluslararası ilişkilerde dostluklar kadar düşmanlıkların da kalıcı
olmadığını tarih defalarca gösterdi.
İşte tam da bu noktada, bugün “Terörsüz Türkiye” tartışmaları yaşanırken yakın siyasi tarihimizi hatırlamakta
fayda var.
Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde birçok benzemezin bir araya gelmesi ile kurulan Altılı Masa, Türkiye'nin en çok
tartışılan siyasi birlikteliklerinden biri olmuştu. Ben de birçok insan gibi, resmî olarak masada yer almasa da
söylemler ve izlenen siyaset nedeniyle HDP'nin bu denklemin görünmeyen ortağı olduğu kanaatini taşıyor, bu
yüzden o yapıyı "6+1 masası" olarak nitelendiriyordum.
Kaldı ki "şehir uzlaşısı" gibi ifadelerle kurulan siyasi ilişkiler de kamuoyunda uzun süre tartışıldı. HDP için "Her
evden bir oy" çağrılarının yapıldığını da "Ben bu defa HDP'ye oy verdim." diyen siyasetçilerin beyanlarını da
hafızalarımızda taşıyoruz.
Aynı şekilde Selahattin Demirtaş'a selam gönderen siyasetçilerin açıklamalarına ulaşmak için uzun araştırmalar
yapmaya gerek yok; dönemin canlı yayın kayıtları ve kamuoyuna yansıyan beyanlar hâlâ ortada duruyor.
Bütün bunları hatırlatmamın sebebi geçmişi yeniden tartışmak değil. Asıl mesele, siyaseti değerlendirirken yalnızca
sloganlarla değil, devlet aklı denilen daha geniş perspektifle bakabilmektir.
Çünkü dün kurulan ittifaklar bugün değişebiliyor; dün sert çizgilerle ayrılan aktörler, bugün farklı hesaplarla aynı
zeminde buluşabiliyor. Devlet yönetimini anlamaya çalışırken belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, kişilere değil,
değişen dengeleri okuyabilecek bir bakış açısıdır.
Tam da bu yüzden, bugün "Terörsüz Türkiye" başlığı altında atılan adımları izlerken ister istemez aynı
pencereden bakıyorum. Bir zamanlar "Analar Ağlamasın" sözü, yalnızca iyi niyetli bir temenni değil; siyasetin en
güçlü sloganlarından biri hâline gelmişti. Bugün de benzer bir hedef, farklı yöntemlerle yeniden konuşuluyor.
Evet, analar ağlamasın.
Buna kim itiraz edebilir?
Hiç kimse.
Bu ülkede hangi görüşten olursa olsun, evladını askere uğurlayan annenin de, evladını teröre kurban veren annenin
de, yıllarca yol gözleyen annenin de gözyaşının rengi aynıdır.
Ama tam da burada boğazıma düğümlenen bir soru var.
Geçmişte ağlayan anaları ne yapacağız?
Bazılarının yaptığı gibi analar ağlarsa ağlasın ama benim alacağım oylara bir şey olmasın diye özetlenebilecek
tavşana kaç tazıya tut tutarsızlığı ile oy avcılığı yapılmasına göz mü yumacağız yoksa devlet aklı ile mi
düşüneceğiz?
Evladını toprağa veren annelerin acısını hangi siyasi cümle telafi edebilir? Hangi yeni süreç, geride bırakılan mezar
taşlarının sessizliğini ortadan kaldırabilir?
Devlet aklı elbette geleceği planlamak zorundadır. Şartlar değiştiğinde yeni yöntemler geliştirebilir, yeni süreçler
başlatabilir. Tarih bize bunun sayısız örneğini gösteriyor.
Fakat milletin hafızası da geçmişi unutmaz.
Barışı konuşurken adaleti unutmamak...
Geleceği inşa ederken geçmişin acılarını yok saymamak...
Belki de devlet aklı ile millet vicdanı tam da burada birbirini tamamlamak zorundadır.
Çünkü analar ağlamasın diye atılan her adım kıymetlidir. Ama dün ağlayan anaların gözyaşı da bu ülkenin
hafızasının silinmez bir parçasıdır.
Belki de yıllar önce o kitabın kenarına düştüğüm notun bugün bana yeniden seslenmesinin sebebi tam olarak
budur.
Devlet aklı hesap yapar.
Millet ise hatırlar.
Ve ben, bütün bu tartışmaların ortasında hâlâ aynı sorunun cevabını arıyorum.
Evet, analar ağlamasın... Peki ya geçmişte ağlayan analar?
Çünkü bu memlekette acının siyaseti olmaz; acının hatırası olur. O hatıra da her şehit evine düşen ateşte, her yetim
kalan çocuğun sessizliğinde, her annenin yüreğinde yaşamaya devam eder.
Bugün söylenecek her sözün, atılacak her adımın ölçüsü de budur. İntikam duygusuyla değil, bir daha aynı acıları
yaşamama iradesiyle hareket etmek zorundayız. Kırk yılı aşan bir belayı sona erdirecek samimi bir irade varsa,
bunu peşin hükümlerle değil, neticesine bakarak değerlendirmek gerekir.
Fakat kimse de milletin hafızasını hafife almasın. Dün teröre mesafe koymak yerine bahaneler üretenlerin, farklı
isimler altında aynı dile yaslananların bugün vicdan dersi vermeye kalkması inandırıcı değildir. Önce kendi
sessizlikleriyle yüzleşsinler, sonra konuşsunlar.
Bizim derdimiz kimsenin siyasi hanesine artı yazmak da eksi yazmak da değil. Bizim derdimiz, bu ülkenin
çocuklarının artık siren sesleriyle irkilmediği, anaların kapı çaldığında yüreğinin ağzına gelmediği bir Türkiye'dir.
Eğer gerçekten yeni bir sayfa açılacaksa, o sayfanın mürekkebi gözyaşı değil umut olsun. Çünkü bu millet en çok
da huzuru hak etti.