Dünya özellikle COVID-19 salgını sonrasında “büyük sıfırlama” (Great Reset) tartışmalarıyla meşgul. Kimi buna küresel bir yeniden yapılanma diyor, kimi açık açık komplo teorisi olarak görüyor. Ekonomiden teknolojiye, iklimden siyasete kadar herkes kendi penceresinden bir gelecek tarifi yapıyor. Ama bütün bu tartışmaların ortasında, bizim pek konuşmadığımız başka bir mesele var: Biz kendi içimizde ne durumdayız?

Açık konuşalım…

Bizim asıl ihtiyacımız küresel bir “reset” değil, yerli ve milli bir “düzeltme”.

Çünkü bugün sokakta, ticarette, siyasette, hatta en basit insan ilişkilerinde bile gözle görülür bir aşınma var. Para, makam, şöhret… Bunlara ulaşmak için neredeyse her yolun mübah sayıldığı bir iklim oluşmuş durumda. Eskiden ayıp sayılan, yüz kızartan şeyler bugün sıradanlaştı. Daha kötüsü, bu durum sadece belli bir kesime ait değil; toplumun en üstünden en altına kadar yayılmış bir hal almış.

Komşuluk ilişkileri zayıflamış. Selam vermek bile bazen yük gibi geliyor.

Ticarette güven yerini kurnazlığa bırakmış.

Siyasette dil sertleşmiş, niyet bulanıklaşmış.

Konum, çıkar ve menfaat uğruna; iftirayı silah, yalanı yöntem haline getirenler var.

Vicdanlarını askıya almış, “çamur at izi kalsın” anlayışını ise gündelik mesaiye çevirmiş durumdalar.

Empati ise sanki lüks bir meziyet haline gelmiş.

Şimdi dönüp kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

Dünya yeniden kurulacaksa, biz hangi değerlerle o masada yer alacağız?

Çünkü güçlü devlet dediğiniz şey sadece ekonomiyle, teknolojiyle, askeri kapasiteyle kurulmaz. Onların hepsinin temelinde insan vardır. O insanın da bir ahlakı, bir vicdanı, bir duruşu olur. Eğer o zemin kayarsa, üzerine ne inşa ederseniz edin, uzun ömürlü olmaz.

Belki de bizim “büyük sıfırlama” dediğimiz şey, aslında bir büyük hatırlama olmalı.

Neyi mi hatırlayacağız?

Aynı sofrayı paylaşmayı,

Komşunun derdiyle dertlenmeyi,

İnancı ne olursa olsun birbirine saygı duymayı,

Devlet malına el uzatmamayı,

Emaneti ehline vermeyi,

Ve en önemlisi iyi insan olmayı.

Bunlar kulağa basit geliyor olabilir. Ama inanın bugün en zor olan da tam olarak bu.

Milli birlik dediğimiz şey, sadece bayrak sallamakla olmaz. O birlik, günlük hayatın en küçük anlarında kurulur. Trafikte, alışverişte, iş yerinde, sokakta. Eğer oralarda adalet, saygı ve vicdan yoksa, büyük lafların pek bir anlamı kalmaz.

Yeni dünya düzeni dedikleri şey kurulacaksa, orada güçlü olmak istiyorsak önce içeriyi sağlam tutmak zorundayız. Çünkü içten çürüyen hiçbir yapı dışarıda güçlü kalamaz.

O yüzden belki de en doğru soru şu:

Dünya mı sıfırlanmalı, yoksa biz mi kendimizi yeniden inşa etmeliyiz?

Benim cevabım net.

Bu memleketin en büyük ihtiyacı teknolojik değil, ahlaki bir sıfırlamadır.

Eğer bunu başarabilirsek;

Ne ekonomik kriz bizi yıkar,

Ne küresel oyunlar bizi dağıtır,

Ne de belirsiz gelecek korkutur.

Çünkü sağlam toplum, en büyük güvencedir.

Ve unutmayalım…

Bazen ileri gitmenin yolu, önce özüne dönmekten geçer.

Bugün pazara çıkan vatandaşın derdi de aynı aslında, işçinin, esnafın, emeklinin de…

Kimse artık sadece para kazanmanın peşinde değil; herkes biraz güven, biraz huzur arıyor. “Söz senettir” diyen bir düzen istiyor. Çocuğunu gönül rahatlığıyla sokağa salabileceği bir mahalle, hakkını ararken kapı kapı dolaşmayacağı bir sistem bekliyor.

Çözüm öyle çok uzaklarda değil.

Yine birbirimize dönmekte, yine birbirimize sahip çıkmakta.

Mahallede düşene el uzatmakta,

İş yaparken “helal mi” diye sormakta,

Devlet görevindeyken “emanet taşıyorum” diyebilmekte,

Siyaset yaparken “önce memleket” diyebilmekte…

Belki büyük laflar değil bunlar ama büyük değişimler hep küçük adımlarla başlar.

Eğer biz bu iradeyi ortaya koyarsak;

Bu topraklar yeniden güvenin, kardeşliğin ve vicdanın adresi olur.

İşte o zaman ne “büyük sıfırlama” konuşulur, ne de başka bir arayış kalır.

Çünkü biz kendimizi düzeltirsek, dünya zaten bize göre şekil almak zorunda kalır.