Bir şehrin tarihi büyük olabilir, doğası eşsiz olabilir, insanı çalışkan olabilir.Ama bütün bunlar, o şehir sürekli konuşulmuyorsa hak ettiği değeri tek başına getirmez. Marka şehir olmak; sadece tabela, festival ya da slogan işi değildir. Marka şehir olmak, ülke gündeminde sürekli ve doğru şekilde yer almak demektir. Çanakkale’nin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur.

Bu noktada bazı isimlerin etkisini görmezden gelmek pek mümkün değil. Örneğin Ata Demirer. Bozcaada ve Geyikli ile kurduğu güçlü bağ, Çanakkale’yi sadece bir tatil destinasyonu değil; yaşanacak, korunacak ve sahip çıkılacak bir yer olarak anlatıyor. Bazen gerçekten de bir sanatçının samimi bir cümlesi, onlarca tanıtım kampanyasından daha etkili olabiliyor.

Benzer şekilde geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz İlber Ortaylı, Çanakkale’nin tarihsel ve kültürel değerine her fırsatta vurgu yapan isimlerden biriydi. Çanakkale’yi sadece bir savaş alanı değil, bir medeniyet coğrafyası olarak anlatması; bu toprakların derinliğini ve kıymetini ülke kamuoyuna sık sık hatırlatmıştı. Bu yaklaşım, şehrin marka kimliğini besleyen çok değerli bir katkıdır.

Bu vesileyle İlber hocamıza Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânı cennet olsun.

Son yıllarda ise Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı da şehrin tanıtımında önemli bir rol üstlenmeye başladı. Özellikle yurt içi ve yurt dışında gerçekleştirilen tanıtım faaliyetleri, anma programları ve uluslararası organizasyonlarla birlikte Çanakkale’nin tarihi mirası daha geniş kitlelere ulaştırılıyor. Bu çalışmalar, şehrin sadece geçmişini korumakla kalmayıp aynı zamanda onu doğru bir şekilde dünyaya anlatma açısından da önemli bir katkı sağlıyor.

Aslında bütün bu örnekler bize şunu söylüyor: Çanakkale’nin sesi, Çanakkale sınırları içinde kaldığında zayıf kalıyor. Ama bu şehir; sanatçılarla, akademisyenlerle, kanaat önderleriyle ve güçlü siyasi temsilcilerle birlikte konuştuğunda ülke gündeminde yer buluyor.

İşte bu yüzden, sadece yerel yöneticilere değil; Çanakkale’yi Ankara’da, İstanbul’da, ulusal ve uluslararası platformlarda anlatacak aktif ve vizyon sahibi siyasilere de ihtiyacımız var. Bu noktada geçmişte Cumhur Ersümer gibi, Bülent Turan gibi isimlerin Çanakkale'nin temsiliyet anlamında rolü çok önemliydi. Çanakkale’yi her platformda dile getiren, bakanları, üst düzey bürokratları buraya getiren, yatırımları gündemde tutan bir anlayış; şehrin marka değerine doğrudan katkı sağlayan bir değer olarak hafızalardaki yerini hâlâ koruyor.

Çanakkale için ihtiyaç duyduğumuz şey; isimler üzerinden siyaset yapmak değil, o isimlerin Çanakkale için siyaset yapmasıdır. Sanatçısıyla, akademisyeniyle, iş dünyasıyla, siyasetçisiyle. Bu şehir ortak bir dille konuştuğunda, Çanakkale sadece hatırlanan değil, takip edilen bir şehir olur. Ve aslında biz, bunu başarabilecek birikime de, potansiyele de sahibiz.

Ancak burada altını özellikle çizmemiz gereken bir başka konu daha var. Çanakkale söz konusu olduğunda şehir içindeki tüm aktörlerin ortak bir anlayışla hareket etmesi gerekir. Siyasi görüşü ne olursa olsun; yerel yöneticiler, milletvekilleri, bürokratlar, akademisyenler, iş dünyası ve sivil toplum kuruluşları Çanakkale söz konusu olduğunda aynı masada buluşabilmelidir.

Çünkü marka şehir olmak biraz da ortak akıl meselesidir. Şehrin meselelerini sadece yerelde konuşarak değil, Ankara’da, İstanbul’da ve hatta uluslararası platformlarda birlikte anlatabilmek gerekir. Bazen bir yatırım için. Bazen bir kültür projesi için. Bazen de sadece bu şehrin adını doğru yerde duyurmak için.

Bu noktada Çanakkale Ticaret ve Sanayi Odası gibi şehrin en önemli kurumlarından birine de büyük sorumluluk düşüyor. Çünkü marka şehir vizyonunun yalnızca günlük yönetim anlayışıyla değil, uzun vadeli proje ve stratejilerle şekillenmesi gerekiyor. Bu nedenle oda seçimlerini de sadece kişiler üzerinden değil; Çanakkale’ye ne katacağı net şekilde ortaya konulan projeler üzerinden değerlendirmek gerekiyor.

Bu noktada yapılabilecek bazı basit ama etkili adımlar da var. Örneğin Çanakkale’yi temsil eden akademisyenler, iş insanları, sanatçılar ve siyasetçilerin yer aldığı bir “Çanakkale Tanıtım ve Strateji Platformu” oluşturulabilir. Bu yapı; şehrin turizminden tarımına, sanayisinden kültürel mirasına kadar birçok konuda ortak bir dil ve ortak bir hedef ortaya koyabilir.

Yine üniversite, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşlarının birlikte hazırlayacağı projeler; Çanakkale’nin ulusal ve uluslararası fonlardan daha fazla pay almasını sağlayabilir.

Çanakkale de bunu başarabilecek bir şehir. Yeter ki bu şehrin insanları aynı hedefe doğru birlikte yürüyebilsin.

Tam da bu noktada geçtiğimiz günlerde hayata geçirilen önemli bir adımı da not etmek gerekiyor. Troia Bağ Yolu lansmanı, aslında Çanakkale’nin nasıl bir vizyonla dünyaya açılabileceğinin somut bir örneği oldu. Troya’dan başlayıp bölgenin bağ kültürünü, gastronomisini ve tarihini bir araya getiren bu rota; sadece bir turizm projesi değil, aynı zamanda bir marka inşası hamlesidir.

Çünkü artık turizmde rekabet; “deniz, kum, güneş” üçlüsünün çok ötesine geçti. Hikâyesi olan, rotası olan, deneyim sunan şehirler öne çıkıyor. Troia Bağ Yolu da tam olarak bunu hedefliyor. Çanakkale’nin tarihini, doğasını ve üretim kültürünü tek bir anlatı içinde dünyaya sunma çabasıdır bu.

Marka şehir olmak; sadece potansiyele sahip olmak değil, o potansiyeli doğru projelerle görünür kılabilmektir.

O zaman Çanakkale sadece tarihiyle konuşulan bir şehir olmaz.

Geleceğiyle konuşulan bir şehir olur.