Troya Atı'nın bir zafer anıtı değil, erdemsizleşmenin çürümüşlüğünü taşıyan klostrofobik bir harabe olarak tasarlanması bile filmin etik tavrını özetliyor.
Homeros'un yaklaşık üç bin yıl önce anlattığı Odysseia, yalnızca Batı uygarlığının kurucu destanlarından biri değil, bu uygarlığın kendini anlatma yollarından biri. Christopher Nolan ise bu kadim anlatıyı yeniden kurgularken, onu yalnızca eve dönüşün (nostos) değil, vicdana dönüşün de hikâyesi olarak okuyarak tartışmaya açıyor.
Savaşın da bir edebi vardır, diyen yapımın en etkileyici yönü, bu temel anlatılardan birine içeriden yönelttiği öz eleştiri. Kendi halinde yaşayıp giden Troya gibi kentlerin, insanların, doğanın ve başka varlıkların yerini yurdunu basmayı, evini yakıp yıkmayı, talan etmeyi kendine hak gören ve/veya görev bilen bir düşüncenin kendi vicdanıyla hesaplaşması, anlatının en güçlü katmanı.
Troya Atı'nın bir zafer anıtı değil, savaşın karanlığını, erdemsizleşmenin çürümüşlüğünü taşıyan klostrofobik bir harabe olarak tasarlanması bile aktarılmak istenen temel etik tavrı özetliyor.
Nolan'ın The Odyssey uyarlaması görsel dili, oyunculukları, teknik tasarımıyla büyük bir sinema deneyimi. Emma Thomas'ın yapımcılığındaki bu dev prodüksiyon, Hoyte van Hoytema'nın tamamı IMAX 70 mm kameralarla kaydedilmiş büyüleyici görüntüleri, Jennifer Lame'in ritmi hiç düşürmeyen kurgusu ve Ludwig Göransson'un vurmalı çalgılar üzerine kurduğu müzik evreniyle destanın fiziksel olduğu kadar duygusal coğrafyasını da inşa ediyor.
Türkiye'de 17 Temmuz'da vizyona giren film, teknik açıdan sinema tarihinde şimdiden ayrı bir yere yerleşti bile. Tamamının IMAX 70 mm kameralarla çekilmesi, bu teknoloji için geliştirilen özel ses yalıtımlı sistemler, dijital kolaycılıklar yerine gerçek mekânların ve pratik efektlerin yeğlenmesi, yönetmenin poetikasında biçim ile içeriğin başa baş gittiğinin göstergesi.
Nolan, Homeros'u on dokuzuncu yüzyılın görkemli şiir dili yerine, Emily Wilson'ın çağdaş İngilizce çevirisini temel alıyor. Anlatı, şiirsel bir mitolojik destan olmaktan çıkmış, savaşın ruhsal yıkımını, suçluluk duygusunu ve savaş suçlusu kahramanın içsel hesaplaşmasını da odağına taşıyan, kolay anlaşılır, çağdaş bir tragedya olmuş.
Bu rol için 18 kilo veren Matt Damon, Odysseus'u yalnızca evine dönmeye çabalayan bir kahraman olarak değil, hileyle kazandığı savaşın yükü omuzlarında, sorumlulukla birlikte, hatta sorumluluktan çok suçluluk taşıyan bir insan olarak canlandırıyor. Anne Hathaway, Penelope'yi bekleyen kadın klişesinden kurtarıp ülkesini ayakta tutmaya çalışan güçlü bir siyasal özneye dönüştürüyor. Tom Holland'ın Telemakhos'u babasız büyüyen bir delikanlının kırılganlığını sırtlanırken, Robert Pattinson'un Antinous'u erk töresinin sinsi yüzünü temsil ediyor. Lupita Nyong'o'nun Helen yorumu savaşın bedelini güzellikte açılmış kalıcı yaralarda görünür kılıyor. Zendaya'nın Athena'sı ise gökten inen bir tanrıça olmaktan çok, insanın içinde konuşan bir ses.
Film üzerine çok şey yazılıp söylenebilir. Yine de her izleyici kendi öncelikli payını alacaktır. Herkes kendi sorusunu, çelişkisini, dönüşünü görecektir çünkü.
Benim öncelikli payıma düşen şu oldu: Dönüp dolaşıp geleceğimiz, asıl evimiz, vicdanımız.
Sanata evet.