Türkiye’de son yılların en çok kullanılan kavramlarından biri “yerli ve milli.” Siyasette var, ekonomide var, sosyal medyada var, televizyon tartışmalarında var. Hatta artık günlük hayatın sloganlarından biri hâline geldi.
Ama insan ister istemez şu soruyu soruyor;
Biz gerçekten yerli ve milli miyiz, yoksa sadece öyle görünmeyi mi seviyoruz?
Bugün “yerli otomobil” diye nutuk atan insanların önemli bir kısmı direksiyonda Amerikan menşeli Tesla kullanıyor. İsrail protestosu yapanların üstünde, dünyanın en büyük Yahudi sermayeli markalarının logoları dolaşıyor. Elimizde iPhone’larla, İsrail’e açık destek veren küresel platformlarda takipçi kasıp sonra da “yerli duruş” anlatıyoruz.
Bir taraftan Türkçe’nin öneminden bahsediyoruz, diğer taraftan günlük hayatımızı yarı İngilizce yaşamaya çalışıyoruz. Türkçe’yi küçümseyerek modernleştiğini sanan bir anlayış var.
Aradan bunca yıl geçmesine rağmen içimizdeki bu Batı, özellikle de İngiliz hayranlığı ne zaman bitecek? Fiziki sömürgeler çoktan tarihe karıştı ama bazı zihinlerdeki sömürge anlayışı maalesef hâlâ yaşıyor.
Daha da ilginci de;
Bir insanın maddi imkânı biraz iyileşince ilk yaptığı şey çoğu zaman kendi mahallesini küçümsemek oluyor. Kendi esnafını bırakıyor, yabancı markaya yöneliyor. Kendi üreticisini yetersiz görüyor. Kendi ülkesinin yaptığı ürüne güvenmemeyi “vizyon” zannediyor.
Oysa mesele sadece otomobil meselesi değil.
Mesele zihniyet meselesi.
Türkiye bugün savunma sanayisinden yazılıma, otomotivden teknolojiye kadar çok ciddi bir üretim hamlesi içerisinde. İHA yapıyoruz, SİHA yapıyoruz, otomobil yapıyoruz, yazılım geliştiriyoruz, girişimler çıkarıyoruz.
Peki biz toplum olarak bunların ne kadar arkasında duruyoruz?
Bildiğimiz ve takip ettiğimiz kadarıyla özellikle son dönemde birçok yerli marka ciddi ekonomik sıkıntılar yaşıyor. Çünkü en büyük desteği bazen yabancı tüketiciden görüyorlar, kendi insanından değil.
Gerçekten Türkiye’nin büyümesini istiyor muyuz, yoksa sadece büyüme hikâyesini anlatmayı mı seviyoruz?
Nitekim geçtiğimiz günlerde Müstafi Tümamiral Prof. Dr. Cihat Yaycı da dikkat çekici bir noktaya değindi. Yunanistan’a giden Türk turistlerin harcadığı her kuruşun sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi ve stratejik sonuçları olduğunu ifade etti. Özellikle bazı Yunan adalarının ekonomisinin önemli ölçüde Türk turistlerin harcamalarından beslendiğini hatırlatırken, Türkiye ile birçok konuda karşı karşıya gelen politikalar izleyen bir ülkeye ekonomik katkı sağlanmasının da düşünülmesi gerektiğini söyledi.
Katılırsınız ya da katılmazsınız, ancak şu gerçek değişmiyor: Para sadece bir alışveriş aracı değildir. Harcandığı yerde üretimi büyütür, ekonomiyi güçlendirir ve geleceği şekillendirir. Yerli ve millilikten söz ediyorsak bunun sadece kürsülerde yapılan konuşmalarda değil, günlük hayatta yaptığımız ekonomik tercihlerde de karşılığının olması gerekir. Çünkü bir ülkenin gücü yalnızca devlet politikalarıyla değil, vatandaşlarının tercihleriyle de inşa edilir.
Elbette herkes parasını istediği yere harcar. Serbest piyasa vardır, serbest ekonomi vardır. Kimseye neden Tesla kullandın, neden iPhone aldın denemez.
Problem; her ortamda “yerli ve milli” nutukları atıp, hayatının tamamını yabancı hayranlığı üzerine kuranların oluşturduğu çelişki.
Sözümüz tam da “miş gibi” yapanlara.
Çünkü eleştirmek kolay.
Laf söylemek kolay.
Sosyal medyada hamaset yapmak kolay.
Zor olan, gerçekten samimi olmak.
Belki de artık biraz dönüp kendimize bakma zamanı gelmiştir.
Kendi tüketim alışkanlıklarımıza,
Kendi tercihlerimize,
Kendi çelişkilerimize,
Tarkan’ın yıllar önce söylediği bir şarkı sözü geliyor insanın aklına:
“Başkası olma, kendin ol.”
Belki de bu ülkenin en büyük ihtiyacı tam olarak budur.
Rol yapmak yerine samimiyet,
Gösteriş yerine aidiyet,
Slogan yerine gerçek destek,
Çünkü yerli ve milli olmak, sadece konuşmakla değil; tercih etmekle, sahip çıkmakla ve gerektiğinde fedakârlık yapmakla olur.