Taşımalı eğitim ilk çıktığında iyi bir niyet vardı. “Köydeki çocuklarımız da şehirdeki çocuklarımızla aynı şartlarda okusun” denildi. Kulağa doğru geliyordu. Ama yıllar geçti. Ve bugün geldiğimiz noktada şunu çok net görüyoruz:
Köyde okul kapanınca sadece okul kapanmıyor.
Çocuk köyden çıkınca şehir hayatına alışıyor. Şehirde arkadaş çevresi kuruyor, bir düzen öğreniyor. Daha çocuk yaşta köyden kopan çocuk, yıllar sonra köye dönmeyi aklının ucundan bile geçirmiyor.
Bildiğim bir çok kişi köyde ekilecek, hayvancılık yapılacak yerleri olduğunu fakat çocukları tahsilini tamamladıktan sonra şehir hayatını tercih ettiği için üretim yapılacak alanların boş kaldığını yada satmak zorunda kaldıklarını söylüyorlar.
İşte mesele tam burada.
Biz köyü sadece üretim alanı olarak gördük.
Yaşam alanı olarak güçlendirmedik.
Oysa bu ülkenin geleceği; sadece plazalarda, sadece şehir merkezlerinde, sadece betonun içinde yazılmıyor.
Toprak boş kalınca, ülke boş kalıyor.
Sonra ne oluyor?
Babalar yaşlanıyor.
Tarlalar ekilmemeye başlıyor.
Hayvanlar mezbahalara satılıyor.
Köyler yavaş yavaş sessizleşiyor.
Ve en acısı şu:
Bir zamanlar ihraç ettiğimiz ürünleri, bugün ithal eder hale geliyoruz.
Bu sadece tarım meselesi değil.
Bu, bir memleket meselesi.
Bir Dönem Doğru Yapmıştık
Bu ülke aslında bir dönem doğru bir yol bulmuştu.
Köy Enstitüleri…
Üretimi bilen, toprağı bilen, hayatı bilen bir eğitim modeliydi. Köyün çocuğunu köyde tutan, köye değer katan bir sistemdi.
Kapatıldı.
Nedenleri tartışılır. Ama sonucu ortada. Bugün yaşadıklarımız bize şunu söylüyor: Bu model, en azından yeniden düşünülmeyi hak ediyor.
Elbette birebir aynı haliyle değil…
Güncellenmiş, çağın şartlarına uyarlanmış, teknolojiyle desteklenmiş bir anlayışla.
Çünkü biz yıllarca “köylü milletin efendisidir” dedik.
Ama köylünün okulunu kapattık.
Köylünün çocuğunu köyden aldık.
Sonra da köyden üretim bekledik.
Olmaz.
“Köylü Milletin Efendisidir” Sözünü Sadece Söylemek Yetmez
Atatürk’ün bu sözü bir slogan değildir. Bir devlet aklıdır.
Köy güçlü olursa ülke güçlü olur.
Köy üretirse şehir rahat eder.
Köy ayakta kalırsa ülke kendine yeter.
Bugün Avrupa’da çiftliklerde anne, baba ve çocuk birlikte çalışır. Bu “geri kalmışlık” değil; saygı duyulan bir meslektir.
Bizde ise yıllarca çiftçilik küçümsendi.
Sonuç ortada.
Bu İş Tek Bakanlıkla Olmaz
Bu mesele sadece Milli Eğitim Bakanlığı’nın konusu değildir.
Tarım Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Üniversiteler, odalar, STK’lar, kooperatifler.
Herkesin ortak akılla masaya oturması gereken bir iştir bu.
Çünkü köy demek sadece eğitim demek değildir.
Köy demek üretim demektir.
Köy demek ekonomi demektir.
Köy demek güvenlik demektir.
Köy demek gelecektir.
Bu noktada şunu da söylemek isterim, Ezine’de sahada gerçekten taşın altına elini koyan isimler var. Ezine Ziraat Odası Başkanı
Serkan Zehir, göreve geldiği günden itibaren sorumluluk alan, üreticinin derdini masaya taşıyan, Ezine’de fuar organize ederek tarımı ve hayvancılığı sadece “geçim kapısı” değil “gelecek meselesi” olarak anlatan bir isim. Benim de sevdiğim, çalışkanlığına şahit olduğum bir kişi. Küçükbaş hayvancılığın Ezine’nin kaderi olduğuna dair vurgusu da boşuna değil; çünkü köy boşalınca sadece okul kapanmıyor, süt düşüyor, üretim düşüyor, Ezine peyniri gibi bir değerin temeli sarsılıyor.
Dünya Başka Bir Yere Gidiyor
Bugün dünya iklim krizini konuşuyor.
Su krizini konuşuyor.
Kıtlığı konuşuyor.
Savaşlar artık sadece silahla değil, gıda ve ekonomiyle de yapılıyor.
Covid döneminde yaşanan sıkıntıları unutmadık. Bir gün market rafları boşalınca, paranın bile bir anlamı kalmadığını gördük.
İşte bu yüzden tekrar kendine yeten ülke olmak zorundayız.
Şehirde İşsiz Genç mi, Köyde Üreten Genç mi?
Şehirlerde binlerce genç iş arıyor.
Bir kısmı asgari ücretle tutunmaya çalışıyor. Bir kısmı “devlet kapısı” peşinde. Sonra da her gün trafikten, kiradan, stresten, hayat pahalılığından şikâyet ediyoruz.
Ama asıl gerçeği konuşmuyoruz:
Toprak boş kalıyor.
Genç şehirde işsiz kalacağına, köyde üretici olabilmeli.
Köyde yaşam, “mecburiyet” değil “tercih” haline gelebilmeli.
Köyleri ayağa kaldırmanın bir yolu da ekoturizmdir. Doğru planlanırsa köye gelir getirir, istihdam sağlar, gençleri köyde tutar.
Ama burada kritik bir çizgi var: Ekoturizm; konut üretmek için, araziyi arsa yapıp parsellemek için, köyün doğasını betonla boğmak için kullanılmamalıdır.
İl Genel Meclis Üyesi Murat Çağlayan’ın 19 dönüm imarlı arsanın internette satılık ilanı olduğunu belirten, “Resmi hiçbir problemi olmayan arsaya hemen villalarınızı yapabilirsiniz. Yani amaç dışı kullanabilirsiniz diyor” sözleri gösteriyor ki denetimlerin de göstermelik değil, çok ciddi yapılması gerekiyor.
Çünkü doğa bir kere giderse geri dönüşü yoktur.
Bugün tersine göçü desteklemenin tam zamanı.
Ama bu sadece devletle olmaz. Üniversiteler, odalar, STK’lar, kooperatifler ve yerel yönetimler ortak bir planla hareket etmelidir.
Köy okulları yeniden açılmalı.
Köyde eğitim, üretimle entegre hale getirilmeli. Tarım ve hayvancılık “gelecek mesleği” olarak yeniden tanımlanmalıdır.
Bugün köyleri yeniden ayağa kaldırmak; romantik bir nostalji değil, stratejik bir zorunluluktur.
Çünkü bu iş gerçekten bir Memleket Meselesi’dir.