Tarih bize aynı dersi defalarca verir.
Düzeni bozan adam, mutlaka birilerini rahatsız eder.
Ali bin Ebu Talib… Hepimizin bildiği adıyla Hz. Ali. Genç yaşta inandığı davanın yanında durdu. Sadece söz söyleyenlerden değildi. Bedir’de, Uhud’da ve Hendek’te Mekke’nin en güçlü isimleriyle karşı karşıya geldi. O gün mesele sadece inanç değildi; güçtü, itibardı, kurulu düzenin sarsılmasıydı.
Yıllar sonra Mekke fethedildi. Dün savaş meydanında karşı karşıya gelenlerin büyük kısmı Müslüman oldu. Ama savaşların bıraktığı hafıza kolay silinmez. Çünkü bir kez sarsılan düzen bunu asla unutmaz.
Siyasette de tablo farklı değildir.
Her şehirde, her kurumda, zamanla kurulmuş bir denge vardır. Herkes birbirini idare eder. Kimse kimsenin alanına fazla girmez. Çark sessizce döner.
Ta ki biri çıkıp yıllardır dokunulmayan bir ayrıcalığa el uzatana kadar.
Ta ki üstü kapatılmış bir meseleyi açana kadar.
O andan sonra tartışılan şey fikir değildir.
Çıkar meselesidir.
Düne kadar “cesur” denilen adam, bir kararın ardından “sert” olur.
“Uyumsuz” olur.
“Problemli” olur.
Oysa değişen, adam değildir.
Değişen, dokunduğu dengedir.
Çünkü çoğu yerde düzen dediğimiz şey adaletle değil, alışılmış ayrıcalıklarla ayakta durur.
Siyasette sevilmemek çoğu zaman başarısızlıktan değil, dokunulan çıkarların büyüklüğünden doğar. Kimi düzenle anlaşır, yoluna devam eder. Kimi düzenle kavga eder, bedel öder.
Ve tarih çoğu zaman ikinci yolu seçenlerin hikâyesini yazar.
Hz. Ali’nin kaderi de böyleydi. Kufe’de secdede vurulan o hançer, sadece bir insanı değil; düzenle kavga eden bir karakteri hedef almıştı.
Çünkü herkesin memnun olduğu yerde değişim olmaz.
Bazen doğru bildiğin yolda yürümek alkış getirmez.
Mesafe getirir.
Ve insan en sonunda aynı soruyla yüzleşir:
Sevilmek mi,
yoksa saygı görmek mi?
Çünkü gerçeği söyleyenler, çoğu zaman sevilmez.