Dünya artık gerilim değil, açık savaşlar dönemine girmiş durumda. İran ile İsrail arasında yaşananlar diplomatik kriz ya da vekâlet çatışması değildir; fiilen savaş yaşanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin doğrudan ve dolaylı müdahil olduğu bu denklem, Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmeye çalışıldığını açıkça göstermektedir. Enerji yolları, ticaret hatları ve jeopolitik üstünlük uğruna yürütülen bu mücadele, modern çağın emperyal rekabetinin yeni sahnesidir.
Ortadoğu’da yaşanan hiçbir savaş iki ülke arasında kalmaz. Tarih bize defalarca göstermiştir ki bölgedeki her kriz sınırları aşar; ekonomileri, güvenlik dengelerini ve toplumların geleceğini doğrudan etkiler. Bugün yaşananlar da bunun farklı bir versiyonudur.
Bu tablo içinde Türkiye sıradan bir ülke değildir.
Çünkü bu millet emperyalizme “dur” demeyi tarihinin merkezine yazmıştır. Çanakkale’de verilen mücadele yalnızca askeri bir zafer değil, bir irade beyanıdır. Kurtuluş Savaşı ise imkânsız denilen şartlarda bağımsızlığın yeniden inşa edilmesidir. Türkiye’nin kriz anlarında toparlanma gücü ve devlet refleksi dünya hafızasında hâlâ canlıdır.
Ancak tarih bize başka bir gerçeği daha öğretmiştir;
Büyük operasyonlar çoğu zaman dışarıdan değil, içeriden başlatılır.
Venezuela’da devlet başkanının yatak odasından operasyonla alınması, içerideki unsurların dış müdahalelerle nasıl eş zamanlı hareket edebildiğini gösteren çarpıcı bir örnektir.
İran'ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney saldırılarda kızı, damadı ve torunuyla birlikte hayatını kaybetti. İran’da yıllardır süren yaptırımların yanı sıra devlet kademelerine yönelik suikast ve tasfiye girişimleri, ülkenin içeriden kırılmaya çalışıldığını göstermektedir. Rejim liderliğine yönelik tehditler ve üst düzey hedeflere dönük saldırılar yalnızca askeri değil, psikolojik ve siyasal operasyon niteliği taşımaktadır.
Bu örnekler şunu gösteriyor:
Bir ülkeyi zayıflatmanın en etkili yolu, içeride iş birliği zemini oluşturmaktır.
Türkiye 15 Temmuz gecesi bunun en ağır örneğini yaşadı. Devletin içine sızmış bir yapı, milletin silahını millete çevirdi. O gece yalnızca bir darbe girişimi değil, Türkiye’nin jeopolitik yönünü değiştirmeye dönük bir operasyon yaşandı.
Bu nedenle mesele sadece dış politika değildir; doğrudan devlet güvenliğidir.
Emekli Amiral Cihat Yaycı’nın kamuoyuna yansıyan “FETÖ demek Mossad demektir” sözleri, bu yapının uluslararası bağlantıları konusundaki tartışmaları gündemde tutmaktadır.
AK Parti eski milletvekili Metin Külünk’ün “FETÖ kaybolmamıştır, kendisine verilen rolü yerine getirmek üzere sızdığı yerlerde sessizce beklemektedir.
Sızdıkları yer neresi olabilir?
Sızdıkları yer; siyasetin her alanı, kamu yönetiminin kritik noktaları ve devlet mekanizmasının hassas pozisyonlarıdır. Bu mesele bir parti meselesi değil, bir devlet meselesidir. Hangi görüşten olursa olsun, devletin güvenliğini tehdit eden her yapı karşısında ortak refleks gösterilmelidir."
yönündeki uyarıları da dikkatle değerlendirilmelidir.
Çünkü hainin pişman olanı değil, fırsat kollayanı vardır.
Bugün ayrıca şunu da açıkça görmek gerekir: Siyonizm, küresel ölçekte çatışmaları besleyen ve bölgesel istikrarsızlığı derinleştiren ideolojik bir problem alanı haline gelmiştir. Devlet politikaları ile halkları birbirinden ayırmak gerekir; ancak yayılmacı ve güç merkezli anlayışların kalıcı barış üretmediği ortadadır. Ortadoğu’da barışın önündeki en büyük engellerden biri, güç üzerinden kurulan bu dayatmacı yaklaşımlardır.
Peki Türkiye ne yapmalı?
Öncelikle ekonomik bağımsızlığını güçlendirmelidir. Üretim ekonomisi, enerji arz güvenliği ve teknolojik yatırımlar artık yalnızca kalkınma değil, milli güvenlik meselesidir.
İkinci olarak diplomatik denge korunmalıdır. Türkiye; Batı ile bağlarını koparmadan, Doğu ile ilişkilerini güçlendirerek çok kutuplu dünyada denge kuran bir güç olmalıdır.
Üçüncü olarak savunma sanayindeki ivme sürmeli; ancak bu güç caydırıcılık amacıyla kullanılmalıdır. Güçlü olmak savaşa girmek için değil, savaşı engellemek içindir.
Ve en önemlisi; iç birlik korunmalıdır. Çünkü tarih göstermiştir ki Türkiye dışarıdan değil, içeride zayıflatıldığında hedef haline gelir.
Yeni dünya düzeni kurulurken Türkiye’nin önünde iki yol vardır;
Başkalarının krizlerinin parçası olmak ya da akılcı politikalarla denge kuran bir güç haline gelmek.
Bizim tarihimiz ikinci yolu işaret ediyor.
Çanakkale’de imkânsız denileni başaran bir millet, bugün de akıl, denge ve milli birlikle bu fırtınalı dönemi fırsata çevirebilir.
Çünkü mesele sadece dış politika değildir...
Dip not: Epstein dosyaları konuşulurken patlayan savaş. Tesadüf mü?