Sabah telefona bakarak uyanıyoruz. Bankacılık uygulaması, mesajlar, haber bildirimleri. Hayat farkında olmadan bir ekrana sığdı. İstemesek de ayak uyduruyoruz. Çünkü fatura orada, maaş orada, alışveriş orada, başvuru orada. Cüzdan cebimizde ama ekonomi artık ekranın içinde.

Yine de bazı şeyler hiç değişmiyor: Pazara çıkan bilir. Markete giren görür. Faturayı ödeyen hisseder. Rakamlar konuşur… Ama mutfak daha yüksek sesle konuşur.

Bugün yaşadığımız sadece bir ekonomik kriz mi?

Yoksa adı konmamış, yavaş yavaş yerleşmiş bir kriz ekonomisi mi?

Aradaki fark önemlidir. Kriz geçicidir. Tedbir alınır, üretim artar, güven gelir, toparlanırsınız.

Ama kriz ekonomisi kalıcıdır. Normalleşir. Toplum ona göre yaşamayı öğrenir. Dar gelirli borçla döner, esnaf vadeyle ayakta durur, gençler hayallerini taksitlendirir.

En tehlikelisi de budur. İnsanlar yoksulluğa değil, belirsizliğe alışır.

Bugün birçok vatandaş hesabını kitaba göre değil, ihtimale göre yapıyor.

Elbette dünyanın hali ortada. Ukrayna’daki savaş, Orta Doğu’daki çatışmalar, enerji hatları üzerindeki gerilimler, küresel ticaretteki kırılmalar… Hiçbiri bize uzak değil. Bir de kendi yaşadıklarımız var; depremler...Sadece şehirleri değil, bütçeleri, dengeleri, öncelikleri de yerinden oynattı.

Böylesi bir dünyada ekonominin sarsılmaması mümkün değil.

Ama mesele şu: Sarsıntı geçici mi olacak, yoksa biz sarsıntının üzerine yeni bir düzen mi kuracağız?

Önümüzdeki tablo net bir rahatlama vaadi taşımıyor. Enflasyon oranları düşse bile pazardaki etiket aynı hızda inmiyor. Faiz yüksek olunca kredi zorlaşıyor, yatırımlar yavaşlıyor, piyasa temkinli yürüyor. Bu da günlük hayatta “idare etme” halini kalıcılaştırıyor.

Bu tablonun en kırılgan yerinde ise emekliler var. Otuz, kırk yıl çalışmış insanlar bugün ayın ortasını hesaplıyor. Emekli maaşı daha hesaba yatmadan neredeyse tamamı kiraya gidiyor. Kalanıyla fatura, mutfak, torun harçlığı arasında denge kurulmaya çalışılıyor.

Bu sadece ekonomik bir tablo değil. Bu aynı zamanda bir toplum fotoğrafı. Çünkü ekonomi toplumdan kopuk yürüyemez. Alınan kararlar mutfakta karşılık bulmuyorsa, rakamlar düzelirken gündelik hayat zorlaşıyorsa, orada eksik kalan bir şey vardır.

Ekonomi grafik değildir. Pazardaki etikettir. Kiradır. Servis ücretidir. Okul harçlığıdır.

Ve bir de işin herkesin bildiği ama yeni yeni yüksek sesle konuşulmaya başlayan tarafı var: fırsatçılık.

Kriz ortamı kimini ezerken kimine alan açıyor. Daha döviz yerinden oynamadan etiket değişiyor, mazot artmadan nakliye zamlanıyor. Bu sadece enflasyon değil; ahlak ve denetim meselesi.

Üstelik mesele marketle sınırlı değil. KGF kredileri gibi “üretim ve istihdam” için açılan kapıların bir kısmı sahada bambaşka yerlere aktı. Üretim yerine döviz-altın alanı, hatta krediyle yat-kat kovalayanı herkes duydu. Yani sistemin verdiği destek, piyasaya nefes yerine spekülasyona yakıt oldu.

Kur Korumalı Mevduat ise ayrı bir yara açtı. Başlangıçta “kur şokunu durdurma” hedefiyle anlatıldı. Ama geldiğimiz noktada toplumun geniş kesimi şunu sordu: Bedel kimin cebinden çıktı?

Bir kesim risksiz kazançla büyürken, bedelin büyük kısmı enflasyonla boğuşan geniş toplumun sırtına bindi. Bu da sadece ekonomiyi değil, adalet duygusunu da zedeledi.

Nitekim son dönemde uluslararası şirket yöneticilerinin yaptığı açıklamalar da şunu gösteriyor: Türkiye’de yüksek gelir grubunun serveti büyümeye devam ediyor; lüks tüketime talep güçlü. Enflasyon konuşulurken servetin belirli bir kesimde hızla yoğunlaşması ister istemez şu soruyu doğuruyor: Enflasyon herkes için aynı mı çalışıyor?

Eğer sistem sabit geliri ezerken varlık sahibini büyütüyorsa, mesele yalnızca fiyat artışı değildir; gelir ve servet dağılımıdır. Enflasyon bazen bir kaos değil, görünmez bir servet aktarım mekanizmasına dönüşebilir.

Ve şurası çok net: Bu memleketin imkânları az değildir.

Peki ne yapılabilir?

Önce şunu kabul edelim: Bu yapı küçük rötuşlarla değil, sistemle düzelir.

1. Vergide yön değişikliği

Bugün dünyada eğilim şudur: Vergi sadece kazancın değil, paranın hareketinin izinden alınır. Dijital ekonomi büyüyor. Online ticaret, finansal transferler, platform gelirleri… Para artık sadece dükkân kasasından geçmiyor; ekranlar arasında dolaşıyor.

Modern bir vergi sistemi;

Paranın kaynağını,

Dolaşımını,

Yoğunlaştığı alanları takip edebilmelidir.

Son yıllarda bir de “dijital servet” gerçeğiyle karşı karşıyayız. Kripto varlıklar, küresel platform kazançları, sınır ötesi dijital gelirler… Aynı şehirde yaşıyoruz, aynı yolda trafikte bekliyoruz, aynı marketten alışveriş yapıyoruz. Ama biri maaşını almadan vergisini peşin öderken, diğerinin dijital cüzdanında büyüyen servetin sistemle ilişkisi çoğu zaman belirsiz kalıyor.

Bu bir suçlama değil; bu bir sistem meselesidir.

Vergi sadece alın terinin izinden mi gider?

Yoksa paranın da bir izi yok mudur?

Eğer kriz döneminde servet belirli alanlarda hızla büyüyorsa, vergi mimarisi de buna göre güncellenmelidir. Servetin büyüdüğü yerde sorumluluk da büyümelidir. Aksi halde yük hep aynı omuzlarda kalır; sabit gelirli ezerken, varlık biriktiren rahatlar.

Adil bir sistem; çalışanı cezalandırmaz, üreticiyi yormaz.

Ama servetin yoğunlaştığı alanları da görmezden gelmez.

2. Sade ve öngörülebilir sistem

Vergi ne kadar, nasıl, ne zaman ödenecek; bunlar sürpriz olmamalı. Esnaf önünü görmeli. Sanayici plan yapabilmeli. Genç girişimci korkuyla değil cesaretle başlamalı.

Kurallar sık değiştikçe ekonomi yavaşlar. Güven sabit oldukça piyasa rahatlar.

3. Üretimi merkeze almak

Toprağa dokunan çiftçi, tezgâh başındaki işçi, küçük atölyesini ayakta tutan esnaf. Bunlar ülkenin sigortasıdır.

Polonya tarımda bunu yaptı.

Güney Kore sanayide bunu yaptı.

Her ülke kendi yolunu bulur ama ortak nokta aynıdır: Üreten ayakta durursa ülke ayakta durur.

Sonuçta dönüp dolaşıp aynı soruya geliyoruz:

Biz geçici bir kriz mi yaşıyoruz,

yoksa krizi kalıcılaştıran bir düzenin içinde miyiz?

Doğru teşhis konursa çözüm vardır.

Bu memleket yoksulluğa mahkûm değildir.

Belirsizliğe hiç değildir.

Yeter ki ekonomi yalnızca rakamlarla değil, insanla birlikte ölçülsün.