Akşamüstü kordonda yürürken insanın aklına hep aynı şey gelir,
Bu şehir gerçekten bir deniz şehri.
Martılar bağırır, gemiler ağır ağır Çanakkale Boğazı’ndan geçer gün batımı suya vurur. Manzara tamamdır.
Ama mesele manzara değildir.
Çanakkale denizle yaşıyor.
Soru şu; Deniz Çanakkale’ye ne kazandırıyor?
Dünya bu soruya çoktan cevap vermiş durumda.
Bugün Fransa’nın güney kıyıları yat turizmi sayesinde milyarlarca avroluk gelir üretiyor.
İtalya marinaları ve deniz fuarlarıyla küresel bir merkez hâline gelmiş durumda.
İspanya kruvaziyer turizmini şehir ekonomisine entegre ederek ciddi katma değer sağlıyor.
Yunanistan adalarını mavi rota organizasyonlarıyla dünya markası yaptı.
Hırvatistan ise marina yatırımlarıyla Adriyatik kıyılarında büyük bir sıçrama gerçekleştirdi.
Ortak akıl şu,
Denizi seyretmediler, yönettiler.
Bu ülkeler kıyılarını büyüterek değil, akıllı planlayarak kazandı.
Standart koyarak, hizmet kalitesini artırarak, sürdürülebilir modeli kurarak kazandı.
Bizde ise marina kapasitesi sınırlı.
Tekne bakım-onarım sektörü yeterince gelişmiş değil.
Adalar ve koylar için organize, markalı bir rota sistemi oluşturulmuş değil.
Oysa bir yat limana bağlandığında yalnızca bağlama ücreti ödemez.
Yakıt alır.
Kumanya alır.
Teknik servis çağırır.
Restorana gider.
Şehre para bırakır.
Bir de görünmeyen ekonomi var.
Her yıl binlerce gemi Çanakkale Boğazı’ndan geçiyor.
Kumanya, teknik malzeme, lojistik destek.
Bu alan planlı bir kümelenmeye dönüştürülebilir.
Antrepo alanlarının oluşturulması artık zorunludur.
Liman arkası ticaret büyüyebilir.
Deniz sadece turizm değildir.
Deniz aynı zamanda lojistiktir, ticarettir, yan sanayidir.
Aslında bu konu bizim için de yeni değil.
2019’da Kepez Belediye Başkan Adaylığı sürecinde sunduğumuz yat limanı ve balıkçı barınağı projesi sadece sahile yeni bir yapı eklemek değildi.
Bu proje, Çanakkale’nin denizden kazandığını artıran bir modeldi.
Yat limanı; turizm, hizmet sektörü, istihdam
Balıkçı barınağı; üretimi güçlendirme, kooperatifleri destekleme, gençleri sektöre çekme
Deniz ürünleri; markalaşma, gastronomi turizmi.
Bu vizyon kıyıları “büyütmek” değil, onlara değer katmak üzerineydi.
Çanakkale’nin denizle kurduğu ilişki romantik değil, ekonomik olmalı. Marina yatırımları, yat turizmi, deniz festivalleri ve su ürünleri markalaşması birlikte planlanmalı.
Bugün geldiğimiz noktada görüyoruz ki mesele hayal değil; doğru planlama meselesi.
Bu şehirden çıkan ve bugün dünya sofralarına ulaşan önemli bir sanayi markası var; Dardanel.
Konserve balığı uluslararası bir değere dönüştüren bir başarı hikâyesi.
Çanakkale’nin denizle kurduğu ekonomik bağın en somut örneği.
Demek ki olabiliyor.
Ama mesele sadece sanayi değil.
Mesele kültür ve marka üretmek.
Seneler sonra balık ekmeğin aslında ne büyük bir değer olduğunu fark etmeye başladık.
Basit görünen bir ürünün doğru sunumla şehir kimliğine dönüşebileceğini görüyoruz.
Ve Çanakkale’de vizyon sahibi bir işletme daha doğdu, Sardalye Balık.
Sardalye, balık satan bir dükkân olmanın ötesine geçiyor.
İskele kültürünü, sahil samimiyetini ve Çanakkale’nin deniz hafızasını yeniden hatırlatan bir marka olma yolunda ilerliyor.
Adını Türkiye’ye duyurmaya başlaması tesadüf değil.
Bu girişimin arkasında, yakından tanıdığım ve emeklerine şahsen şahit olduğum Ulviye Emek ve Tekin Emek var.
Bu başarı bir günde gelmedi.
Emekle, cesaretle ve vizyonla büyüdü.
Bildiğim kadarıyla şimdi İstanbul’da da bir şube açmaya hazırlanıyorlar.
Eğer bunu başarabilirlerse –ki inanıyorum başaracaklar, bu sadece bir işletmenin büyümesi olmayacak.
Çanakkale’den çıkan bir gastronomi markasının büyük şehre açılması olacak.
İşte mesele tam da bu.
Dardanel sanayide başardı.
Sardalye Balık gastronomide başarmaya aday.
Çanakkale’nin geleceği betonda değil.
Gerçek güç denizde, üretimde ve markada.
Denizi seyreden şehir olmak kolaydır.
Denizden kazanan şehir olmak ise vizyon ister.
Çanakkale artık denizi seyreden değil, denizden kazanan bir şehir olmalıdır.