​Ramazan akşamları sadece orucun açıldığı saatler değildir; bazen yılların da açıldığı, hatıraların sofraya konduğu anlardır. Bu akşam iftar sofrası da biraz öyle olmuştu. Akrabalar bir araya gelmiş, sofranın etrafında eski günlerin sıcaklığı dolaşıyordu. Sohbet güzel ve keyifli geçiyordu. Sofranın bir köşesinde aile büyükleri olan iki kadın yan yana oturuyordu: Birsen yenge ve Hamdiye babaanne… Yıllar sonra yeniden aynı sofrada buluşmuşlardı.

​Birsen yenge Trakyalıydı. Hayatının büyük kısmını İstanbul’da geçirmişti. Kalabalık caddelerin, hızlı akan günlerin, eğitimli ve hareketli bir çevrenin içinde yaşamış; çocuklarını şehrin imkânlarıyla büyütmüştü. Hamdiye babaanne ise Anadolu kadınıydı. Ama köyde, şehir hayatı özentisiyle yaşayıp geniş aile içinde büyüklerinin gölgesinde iş ile hiç ezilmeden, ancak küçük yaşta evlendirilerek çocukluğunu yaşayamadan büyüyen bir kadındı. Ömrünü nüfusu az olan köyde geçirmiş, gurbeti çocuklarında tatmıştı. Köyün sessizliğinde dingin bir hayat yaşamıştı. Erken evlendirilen ve eşi vefat etmiş olan köyün yalnız yaşayan Hasan'ı ile evlendirildiğinde de, dokuz yaşında bir de çocuk sahibi oluvermişti. Doğurmadan anne olması tabi ki çok zor bir hayattı. Hamdiye babaanne bunları anlatıyordu.

​Birsen yenge ile aralarında sadece beş altı yaş vardı ama hayatın öğrettikleri sanki iki ayrı kitaptan çıkmış gibiydi. Sohbet önce geçmişe gitti. Eski bayramlar konuşuldu; kapıların kilitlenmediği günler, komşuların habersiz kapı çaldığı zamanlar, uzakta olan evlatlardan gelen mektuplar…

​Sonra söz yavaş yavaş bugüne geldi. Birsen yenge hafifçe iç çekti ve dedi ki:

“Şimdi herkesin elinde telefon var ama arayan yok.”

Hamdiye babaanne başını salladı:

“Eskiden mektup beklerdik… Şimdi ses bekliyoruz.”

​O cümle, sofranın üzerine bir gerçek gibi kondu. O an anlaşıldı ki şehirde yaşamak da köyde yaşamak da sonunda aynı yere varıyormuş. Yaş ilerledikçe insanın beklentisi büyümüyor, aksine küçülüyormuş. Bir telefon, bir hâl hatır, bir “Nasılsın babaanne?” cümlesi… Bazen hepsi bu kadar.

​Gönül almak uzun zaman isteyen bir iş değil. Birini arayıp sormak belki beş dakika sürer, belki daha da az… Ama o birkaç dakikalık konuşma bir yaşlının bütün gününü aydınlatabiliyor. “Bugün hatırım soruldu, demek ki unutulmamışım,” diye düşünmenin mutluluğu sesinden ve yüzünden anlaşılıyordu. Ardından içten bir dua yükseliyordu:

“Allah onlardan razı olsun.”

​Telefon görüşmelerinde aile büyüklerinin beklediği şey aslında uzun sohbetler değildir. Saatlerce konuşmaktan çok, sadece birkaç cümle duymak istedikleri apaçık ortadaydı: “Seni özledim, biliyor musun?” Beklenen az ve öz sözdü.

İki kadının konuşmalarının özetiydi iki kelimelik sohbet.

​Çünkü yaş ilerledikçe insan şunu daha iyi anlıyor: Özlenmek, hatırlanmak.

Belki söylemesi iki saniye sürüyor ama o iki kelime, bir annenin, babanın yada telefonun diğer ucunda olabilmek isteyen gönüllerin...

Kalbinde koca bir günün huzuru oluveriyor..

“ÖZLEDİM SİZİ.” sözünü duymak...

OKURLARIMA

SAYGI VE MUHABBETLE... 💐

bir iftar sofrası anısı😊

Sofralarda iftarlık,

Sözlerde hasretlik.

Geldi gidiyor işte,

Bir ay süren mutluluk.