“Akşam eve geldiğinde unutulacak konulardı bizi buralarda kalmaya mecbur eden sebepler…”

diyordu, koğuşun kapısında Hatice Teyze ile ayak üstü sohbetimizde.

Konuşurken gözleri uzaklara dalıp elinde tesbih iftar saatini bekliyorduk. Sanki özgürlüğü hatırlamak bile fazla geliyordu ona. Cümlesini bitirdiği an, o beklenen zil çaldı.

Ding dong- Ding-dong

Üzerimize kilitledigim kapıları, ağır ağır açmaya başladım. Demirin birbirine sürtünürken çıkardığı ses, insanın içine kadar işlerdi. O ses bazen bir hükmü, bazen bir umudu hatırlatırdı.

Karavanayı almaya gidiyorduk.

O gün nöbetçi Elif’ti. Ben ve Elif…

Akrandık. Aynı yaşta, aynı heyecanlarda iki genç kız.

Ama bir fark vardı:

O hükümlüydü, ben görevli.

Yine de o merdivenlerden inerken bazen o fark siliniveriyordu sanki.

Ben ünuformanin içinde goreviin başında birden çocuksu bir yarışa girmiştik sanki. Basamakları ikişer ikişer hoplaya zıplaya iniyorduk.

Kapalı bir dünyanın içinde, küçücük bir özgürlük anıydı o koşuş.

Kapalı kapılar ardında oruç tutmak bambaşka bir sabır öğretiyordu insana.

Açlık burada sadece mideye değil, kalbe de dokunurdu. Dua, demirin gölgesinde daha ağır, daha içtendi.

Yemekhane dolmaya başlamıştı.

Mahkûmlar sessizce yerlerini aldı.

Kaşıklar, çatallar, küçük iftarlık çiçekli melamin tabakları masalara özenle dizilmişti. Bir hurma, biraz peynir, birkaç zeytin… Belki küçücük ama kıymeti büyük.

Herkesin yüzünde aynı bekleyiş.

Sonra anons yankılandı:

“İftar saati… Afiyet olsun. Allah kurtarsın.”

Bu iki kelime…

“Allah kurtarsın.”

Kimini hücresinden, kimini hatasından, kimini vicdanından…

Karavanadan metal tabildot tabaklara yemekler servis edilirken, buharı yükselen çorba o soğuk duvarlara sıcaklık taşırdı. Kaşık sesleri yavaşça çoğalır, mırıltılar duaya karışırdı.

Ben bazen o sofralara bakarken şunu düşünürdüm:

Özgürlük sadece kapının açık olması mıydı?

Yoksa insanın içindeki pişmanlığı, öfkeyi, yalnızlığı bırakabilmesi miydi asıl kurtuluş?

dışarının açlığı başka, buranınki başkaydı.

O akşam çorbanın buharı yüzümüze vururken, demirin soğukluğunu unutturacak tek şeyin paylaşılan bir lokma olduğunu anladım.

Belki de en çok burada öğrendim sabrı.

Ve insanın duygularını,

Akşam eve döndüğümde, gerçekten de Hatice Teyze’nin dediği gibi, o ağır konular kapının dışında kalıyordu.

Ama bir şey kalıyordu içimde:

Demir kapılar ardında edilen duaların ağırlığı.

Ve her iftar anonsunda duyduğum o cümle:

“Allah kurtarsın.”

Hatice Teyze demişti ya:

“Bizi buralara bağlayan sebepler o kadar basitti ki… Akşam olunca unutulacak konulardı.”

O halde ne yapıyoruz?

Sabırlı oluyoruz.

Akşam olunca unutulacak meseleleri büyütmüyoruz.

Bir kepçelik eksikliği, bir kırgın sözü, bir anlık öfkeyi ömürlük yük yapmıyoruz.

Çünkü bazı kapılar demirden,

bazı kapılar ise insanın kendi içindedir.

Hür kalın.

Huzurlu kalın.

Sağlıcakla kalın.