Türkiye’de yerel yönetimler üzerine önemli bir tartışmanın fitili aslında geçtiğimiz yılın sonlarına doğru ateşlendi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yerel yönetim sistemiyle ilgili yaptığı değerlendirmeler ve değişim sinyalleri, Ankara’da yeni bir belediyecilik modelinin konuşulmaya başlandığını gösterdi.
Büyükşehir ve ilçe belediyeleri arasındaki yetki paylaşımından, yerel yönetimlerin denetimine kadar uzanan bu başlıklar.
Aslında bakarsanız, Türkiye’de belediyeciliğin geleceğine dair yeni bir tartışmanın kapısını araladı.
Belediyeler Kanunu’nda konuşulan bazı başlıklar oldukça dikkat çekici.
İmar yetkilerinin önemli bir kısmının Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na geçmesi, belediye bütçelerinin daha sıkı devlet denetimine ve iznine tabi olması, “hizmet grupları” adı altında kurulan belediye şirketlerinin daha sıkı kontrol altına alınması ve bazı görevlerin merkezileştirilmesi…
Peki asıl soru şu;
Bu düzenlemeler Belediyeleri mi kısıtlar, yoksa Kişileri mi?
Çünkü Türkiye’de belediyecilik tartışmasının düğüm noktası tam da burada.
Belediyecilik mi… imar ekonomisi mi?
Bugün Türkiye’de belediye başkanlığı neden bu kadar cazip?
Bu sorunun cevabı çoğu zaman ideoloji ya da hizmet değil.
Daha açık söyleyelim… mesele çoğu zaman başka yerde.
Halk arasında ve siyasi çevrelerde belediye başkanları için eski bir tabir vardır:
“Belediye başkanı için bir para basamaz, bir adam asamaz” denir.
Ama herkes bilir ki, şehir planından altyapıya, arsadan imara kadar birçok kararın yerel yönetimlerin elinde olması bu tabirin neden yıllardır dillerde dolaştığını da anlatır aslında.
İmar planları üzerinden oluşan rant, belediyeye bağlı şirketlerin kontrol ettiği büyük bütçeler ve zaman zaman kamuoyuna yansıyan şaibeli ihaleler…
Ne yazık ki son zamanlarda Türkiye’nin birçok yerinde belediyeler ve belediye şirketleri sık sık tartışmaların odağında oldu.
Bu durum sadece belli bir siyasi görüşe ya da belli belediyelere özgü de değil.
Sistem böyle kurulunca… sorun çoğu zaman kişiden bağımsız ortaya çıkıyor.
İşte bugün konuşulan reformun merkezindeki soru da aslında bu:
Belediye başkanlığı bir rant kapısı mı olacak, yoksa gerçekten bir hizmet makamı mı?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarında dikkat çeken bir başka nokta da yerel yönetimlerdeki yetki paylaşımı oldu.
Büyükşehir belediyeleri ile ilçe belediyeleri arasında zaman zaman yaşanan yetki tartışmalarının yeniden ele alınabileceğini söyledi.
Yerel yönetimlerde şeffaflık, hesap verebilirlik ve mali disiplinin güçlendirilmesi gerektiği de sık sık vurgulanan başlıklardan biri.
Bu çerçevede konuşulan düzenlemeler arasında belediyelerin bazı yetkilerinin yeniden düzenlenmesi, harcamaların daha sıkı denetlenmesi ve yerel yönetim modelinin gözden geçirilmesi de var.
Yetki azalırsa hizmet artar mı?
İşte kritik soru bu.
Eğer imar yetkilerinin önemli kısmı merkezi planlama ile yürütülürse, belediye şirketleri sıkı denetime tabi olursa ve belediye bütçeleri devlet tarafından daha sıkı denetlenip izin mekanizmasına bağlanırsa…
O zaman belediye başkanlığının cazibesi değişebilir.
Çünkü o zaman belediyecilik tekrar asli görevlerine döner.
Altyapı.
İçme suyu.
Çöp.
Arıtma.
Yol.
Park ve yeşil alanlar.
Sosyal hizmetler.
Kültür ve spor faaliyetleri.
Yani kısacası… gerçek belediyecilik.
Belki de o zaman adaylar şu sorularla değerlendirilecek:
“Bu kişi şehre ne kazandırır?”
" Bu kişinin eğitimi ve tecrübesi nedir?"
“Bu kişi proje üretir mi?”
“Bu kişi Ankara’dan yatırım getirebilir mi?”
Avrupa’da nasıl?
Aslında Avrupa’nın birçok ülkesinde sistem buna benzer şekilde çalışıyor.
Almanya’da birçok şehirde imar planlarının üst ölçekli kararları eyalet planlama kurumları tarafından belirleniyor.
Fransa’da belediye bütçeleri oldukça sıkı mali denetime tabi.
Hollanda’da ise yerel yatırımlar büyük ölçüde merkezi fonlar ve güçlü denetim mekanizmalarıyla yürütülüyor.
Yani güçlü yerel yönetim demek her zaman sınırsız yetki demek değil.
Bazen, denetim de gücün bir parçası.

Yeni belediyecilik anlayışı…
Artık tek başına belediyecilik dönemi de bitti.
Günümüzde şehirler; belediye + üniversite + sivil toplum + meslek odaları + iş dünyası ile kalkınıyor.
Bir şehir için bu işbirliği artık lüks değil zorunluluk.
Üniversite bilgi üretir.
STK’lar toplumsal destek sağlar.
Meslek odaları sahayı bilir.
Belediye ise bütün bunları projeye dönüştürür.
Bakanlıklara tek başına giden bir belediye ile, arkasında üniversitenin raporu, odaların imzası, sivil toplumun desteği olan bir belediye aynı ciddiyetle karşılanmaz.
Devlet de projeye bakar.
Kim sunduğuna değil ;ne sunduğuna bakar.
Sağlam fizibilite, gerçekçi bütçe, toplumsal karşılık ve sürdürülebilirlik…
Bunlar varsa siyasi renk ikinci planda kalır.
Açık konuşalım.
Birçok şehrin sorunu sadece kaynak değil.
Asıl sorun; dağınık akıl, parçalı hareket ve zayıf koordinasyon.
Aynı şehirde herkes kendi toplantısını yapıyor, kendi fotoğrafını çektiriyor…
Ama ortak bir büyük hedef etrafında buluşamıyor.
Oysa şehirler; siyasette,tarımda, turizmde, lojistikte, yenilenebilir enerjide, üniversite–sanayi işbirliğinde Kayseri gibi Gaziantep gihi Türkiye’nin örnek şehirleri olabilir.
Bunun için mucizeye gerek yok.
Gereken şey;
Proje üreten bir belediye,
Ankara’yı bilen bir yönetici,
Yerel aktörleri masaya toplayabilen bir liderlik,
İstikrarlı ve inatçı bir takip.
Merkezi iktidardan olmak bir avantaj olabilir.
Ama tek başına çözüm değildir.
Asıl farkı yaratan şey; şehri vitrin olarak görenle, şehri sorumluluk olarak gören arasındaki farktır.
Bir şehrin ihtiyacı; slogan atan yöneticiler değil, dosya taşıyan yöneticilerdir.
Polemiğe değil projeye…
Kavgaya değil koordinasyona…
Bahanelere değil sonuçlara ihtiyacımız var.
Siyaset bilimi bize şunu söyler; bir makamın değeri sahip olduğu yetkiden değil, üstlendiği sorumluluktan doğar.
Yerel yönetim dediğimiz şey de aslında tam olarak budur.
Şehrin suyunu getirmek, çöpünü toplamak, yolunu yapmak, parkını korumak…
Yani insanın gündelik hayatına dokunan en temel hizmetleri yürütmek.
Ama siyaset bazen o kadar büyür ki, en basit hizmetin bile önüne geçer.
Belki de bugün tartıştığımız mesele tam olarak budur.
Eğer bir koltuğun cazibesi imarın ve çeşitli rantların anahtarından geliyorsa, o koltuk zaten baştan problemli demektir.
“Ve unutulmamalıdır ki; şehirlerin kaderi imar planlarına değil, o planlara imza atanların vicdanına yazılır. Koltuğu fırsata çevirenler, gücü korkuya dönüştürenler, emaneti menfaate tahvil edenler bugün kendilerini güçlü zannedebilir. Ama bu milletin hafızası da, adaleti de sandıktan ibaret değildir. Gün gelir, kim ne yaptıysa yaptığıyla anılır; o koltuklar gider, ama bıraktıkları iz ne yazık ki gitmez.”
Not: Bu konuda Sayın Cumhurbaşkanımızın ortaya koyduğu yaklaşımı doğru ve yerinde buluyorum.