Türkiye’de asgari ücret artık bir geçim standardı değil, adeta bir zorunlu kader haline geldi.

Araştırmalara göre2024 itibarıyla kayıtlı istihdamın yüzde 50’sinden fazlası asgari ücretle çalışıyor. Merkez Bankası verileri, çalışanların yüzde 43,1’inin; Çalışma ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ise toplam çalışan nüfusun neredeyse yarısının asgari ücretle geçindiğini ortaya koyuyor. Yani bu ülkede neredeyse her iki çalışandan biri, emeğinin karşılığını “asgari” seviyede alıyor.

Bir düşünün… Yıllarınızı bir mesleğe adamışsınız, tecrübeye sahipsiniz. Ama yanınızda işe yeni başlayan biriyle aynı maaşı alıyorsunuz. Adalet mi bu?

“Asgari” kelimesi sözlükte en düşük anlamına gelir, bizde ise artık zorunlu standart demek. 17-18 bin lira maaşla kira mı ödeyeceksin (o da yeterse), mutfağı mı dolduracaksın, çocuğunu mu okutacaksın?

Günümüz Türkiye’sinde ay sonunu getirmek artık bir mucizeye dönüştü. Daha da acısı, insanlar çalıştıkları işten tatmin olamıyor. Çünkü biliyorlar ki alın terlerinin karşılığı, enflasyonun altında ezilip gidiyor. Herkesin dilinde aynı cümle: “Çalışıyorum ama maaşımı sadece o gün görüyorum, sonra uçuyor, borçlar bitmiyor, birikim yapamıyorum, otomatiğe bağlanmış asgari ücretlileriz.

Bu düzende tecrübenin, emeğin, bilginin hiçbir kıymeti yok. Sadece “çalış” deniyor, ama ne için? Ay sonunu zor getirmek, cebindeki paranın günbegün eridiğini izlemek için mi?

Üstüne üstlük bir de “Asgari ücret refah seviyesidir” masalları anlatılıyor. Refah mı? Asgari refah, asgari mutluluk, asgari umut… Hep minimum, hep sınırlı. İnsanlar insanca yaşamak isterken, hayatta kalmaya yetecek kadar para reva görülüyor.

Bu düzen değişmedikçe, emeğin hakkı verilmedikçe, işi bilenle bilmeyen aynı kefede çırpınmaya devam edecek. Bizden asgari alıp, azami düşünmemiz bekleniyor...

İnsan, insanca yaşamak ister. Ama bu ülkede asgari ücretle insanca değil, hayatta kalmaya çalışıyoruz.

Şunu artık görmek zorundayız:, emeğin karşılığı korunmalı, insanca bir yaşam, bir lüks değil; temel bir haktır.