Türkiye, son dönemde üst düzeylerde yaşanan diploma ve sahte belge skandalları iddiaları ile bir kez daha gündeme geldi. Olayın özü, sadece bir evrak sahteciliği değil; aynı zamanda kamuda ve siyasette liyakatın ne denli zedelendiğinin, güvenin nasıl sarsıldığının apaçık göstergesi.

Bir devletin temel taşı, adalet ve dürüstlüktür. Eğer bu temel yıkılırsa, o devletin insanları “mazlumun ahıyla karşılaşır. Zira adaletsizce yükselenler, toplumun hakkını çalarken, sonunda kendi kalesini yıkmakta gecikmez. O da kumdan kale…

Bir liderin ya da yöneticinin diplomalarla ya da makamlarla değil, bilgiyle, erdemle, mütevazilikle, vizyonla ve halkına olan saygısıyla değerlendirilmesi gerekir. Kamuoyunun güvenini kazanmak için önce kendine, sonra halka karşı samimi olmak şarttır. Çünkü sahte unvanlarla yükselenlerin gerçek yüzü, zamanla ortaya çıkar ve güven kaybı telafi edilemez yaralar açar.

Yıllarca çocuklarını alın teri ile fabrika köşelerinde çalışarak, şoförlük yaparak okutan çileli babalara, kendi yemeyip yediren, kendi giymeyip giydiren, ateşlendiğinde başında nöbet tutan, çocuklarına gözleri gibi bakan annelere ve dürüst, çalışkan, ahlaklı ve umut dolu gençlere, dirsek çürütenlere, pırıl pırıl yavrularımıza yazık değil mi?

Bugün, toplumun birçok kesimi liyakatı savunuyor; dürüst, çalışkan ve hak edenlerin hak ettiği yere gelmesini istiyor. Kamu görevlerinde, siyasette liyakat ve şeffaflık esas alınmadıkça, sosyal barış ve huzur da mümkün olmaz. Güç zehirlenmesi yaşanan her yerde, er ya da geç hak edenler değil, sadece günü kurtaranlar kazanır.

Bu noktada, geçmişte dürüstlükle ve liyakatle öne çıkan yönetici figürlerini hatırlamakta fayda var. Siyasi kimliği ne olursa olsun, liyakat ve adaletle yönetilen dönemlerde ülke hem kalkınır hem de halkın umudu artar. Herkes bilir ki, gerçek liderler yolundan gidilenlerdir.

Şimdi ise yapılması gereken, ders çıkarıp liyakatı esas alan, şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim anlayışını benimsemek; mazlumun ahını almamak için adaleti tesis etmektir. Yoksa her skandal, her güven kaybı, ülkenin yarınlarını gölgelemeye devam edecektir.

Ahlaksızlık, ne yazık ki insan toplumlarında var olan ve çoğu zaman gizlenmeye çalışılan bir yara. Ancak zaman, gerçekleri saklamaya yetmez. Çünkü her maskenin ardında bir yüz vardır; ve her yüz, er ya da geç ilahi adaletin terazisinde tartılır.

İlahi adalet, bazen gözle görülmeyen bir güç gibi görünse de, evrenin dengelerini koruyan büyük bir düzenin parçasıdır. Ahlaksızlıkla iş tutanların, haksızlık yapanların, yalan ve dolanla yükselenlerin maskeleri birer birer düşer. Çünkü gerçek, eninde sonunda kendini gösterir.

Adaletin gerçekleşmesi için bazen zaman gerekir; ancak kaçış yoktur. İnsanların vicdanları, toplumun vicdanı, ilahi adaletin yansımasıdır aslında. Kötülük ne kadar gizlenmeye çalışılsa da, dürüstlük ve hakikat er ya da geç galip gelir.

Maskeler düştüğünde, sadece o an ortaya çıkan yüz değil, o yüzün arkasındaki niyetler ve gerçekler de açığa çıkar. Ve böylece toplumun temizlenmesi, yeniden güven ve huzur inşası mümkün olur.

Ahlaksızlık, ilahi adalet karşısında bir gün mutlaka kaybeder. Çünkü adalet, insan eliyle bazen gecikebilir, ama evrensel güçle mutlaka yerine gelir.

Hayatta yaptığımız her davranış, bir gün mutlaka karşılığını bulur. Birine kötülük ettiğimizde, bu olumsuz enerjiyi evrene göndeririz ve elbet o enerji bize geri döner. Buna karma denir.

Karma, sadece mistik bir kavram değil; hayatın doğal dengesidir. İnsan başkasına zarar verdiğinde, bilinçli ya da bilinçsiz, kendi hayatında da benzer zorluklarla karşılaşır. Çünkü iyilikle ve kötülükle örülü bu döngü, ruhun ve vicdanın aynasıdır.

Böylesi bir hak yiyişe Hak da razı gelmez, o yüzden bir an önce kötülüklerin yerinin iyiliklere bırakılması dileğiyle…