“Tarih tekrar etmez ama kafiyeyi sever.” demiş Mark Twain.
Sanki Çanakkale’yi tarif etmiş. Öyle ya… Çanakkale’de isimler değişir, alışkanlıklar ise pek değişmez.
Gelen herkes bir öncekini eleştirerek başlar. “Biz böyle yapmayacağız.” der. “Bu anlayışı bitireceğiz.” der. “Kapılar herkese açık olacak.” der.
Peki öyle mi olur?
Genelde olmaz.
Bir süre sonra bakarsın, eleştirdiği ne varsa kendisi yapmaya başlamış. Dün “dar kadro” dediği yapının yerine kendi dar kadrosunu kurmuş. Dün “istişare yok” diye sitem ettiği masalarda bugün tek başına karar verir olmuş. Dün “adamcılık” diye eleştirdiği anlayışın bugün en sıkı uygulayıcısı olmuş.
Zaten mesele koltuk değil, zihniyet.
Makam kimseyi değiştirmez. İnsanın içinde ne varsa onu ortaya çıkarır. Güç öyle garip bir şeydir ki karakteri yeniden yazmaz, sadece üzerindeki örtüyü kaldırır. İşte bu yüzden mesele kimin geldiği değil, geldiğinde neye dönüştüğüdür.
Sonra dönüp bakarsın; isimler değişmiş ama alışkanlıklar yerinde duruyor. Dün eleştirilen ne varsa bugün savunuluyor. Tarih de tam burada kafiyesini yapıyor.
Bir de şu “yola çıktıklarını, yolda bulduklarına değiştirme” hastalığı var ki…
Çanakkale siyasetinin belki de en eski rahatsızlığı budur.
Yağmurda, çamurda afiş asanlar, kapı kapı dolaşanlar, zor günde omuz verenler zamanla kenara çekilir. Yerlerine, işin zor kısmı bittikten sonra gelenler oturur. Dün ortalıkta görünmeyenler, bugün en ön sıraya geçer. Sonra da “Teşkilat neden heyecanını kaybetti?”, “İnsanlar neden küstü?” diye sorulur.
Cevap aslında basittir ama pek dile getirilmez.
Vefa yoksa, samimiyet de yoktur.
Bir de eleştiriye tahammülsüzlük meselesi var.
Göreve gelene kadar her fikri dinleyenler, göreve geldikten sonra sadece alkış duymak ister. Farklı düşünenler bir anda “problemli”, “muhalif” ya da “uyumsuz” ilan edilir. Oysa akıl, farklı düşünebilen insanların olduğu yerde çoğalır.
Çanakkale siyasetini biraz takip eden herkes bunları defalarca görmüştür. İsimler değişmiştir, partiler değişmiştir, makamlar değişmiştir ama senaryo hep aynı kalmıştır.
Her gelen, bu filmi farklı bitireceğini sanır.
Ama aynı senaryoyla farklı bir son yazılamaz.
Aynı kadeh, aynı mey…
İnsan bazen gerçekten hayret ediyor.
Hiç mi geçmişe bakılmaz?
Hiç mi “Bizden öncekiler bu yanlışı yaptı, biz yapmayalım.” denmez?
Demek ki denmiyor.
Çünkü aynı hatalar durmadan tekrar ediliyor.
Sonra işler sarpa sarınca suçlu aranıyor. Kimi tabanı, kimi teşkilatı, kimi basını, kimi de vatandaşı suçluyor.
Oysa bazen aynaya bakmak yeterlidir.
Tarih gerçekten tekrar etmiyor.
Ama aynı yanlışlarda ısrar edenler için sonuç hiç değişmiyor.
Bu kısır döngü kırılacaksa; karar süreçleri şeffaf olacak, istişare göstermelik değil gerçek olacak, eleştiri düşmanlık sayılmayacak, vefa kişilere değil kuruma dönüşecek. En önemlisi de zor günlerde yükü omuzlayanlar, iş bittiğinde unutulmayacak.
Aksi halde bugün yazdığımız hikâyeyi yarın sadece yeni isimlerle bir kez daha okumaya devam ederiz.
Çünkü tarih tekrar etmez.
Ama kafiyeyi sevmekten de hiç vazgeçmez.