Bir zamanlar kelimelerin bir ağırlığı vardı.
Bir “merhaba” samimiydi, bir “nasılsın” gerçekten merakla sorulurdu.
İnsanlar karşı karşıya oturur, göz göze gelir, konuşmadan bile anlaşırdı.
Şimdi sesler yankılanıyor ama kimse kimseyi duymuyor.
Dokunuyoruz ama hissedemiyoruz.
Birlikteyiz ama çoğu zaman birbirimizden uzağız.
Neyi, ne zaman, nasıl yitirdik?..
Sanırım önce yavaş yavaş, fark etmeden.
Bir gün telaşla uyanıp işe yetişmeye çalışırken,
bir gün çocuğumuzun anlattığı hikâyeyi yarıda dinleyip “sonra konuşuruz” derken,
bir gün kalbimize dokunan bir dostu “nasıl olsa hep orada” diye aramadığımızda…
İşte o günlerde yitirdik insanlığımızın sıcak yanını.
Teknoloji ilerledi, iletişim kolaylaştı derken;
kelimelerimizin samimiyetini, bakışlarımızın derinliğini kaybettik.
Bir mesajla kutlanan doğum günleri, bir emojiyle geçiştirilen sevgiler,
bir “çevrim içi” görünüp “gönül dışı” kalan ilişkiler çağında yaşıyoruz.
Kelimelerin yerine semboller, duyguların yerine hız geçti.
Ve biz bunu “modernlik” sandık.
Neyi, ne zaman, nasıl yitirdik?..
Belki değerlerin yerini gösteriş aldığında.
Bir sofrada paylaşmanın anlamı kalmadığında.
Bir çocuğun elindeki oyuncaktan çok, sosyal medyada aldığı beğeni sayısı konuşulduğunda.
Bir fotoğraf çekmek, bir anı yaşamaktan daha kıymetli hale geldiğinde.
Oysa insana iyi gelen şey, görünmek değil, hissedilmekti.
Eskiden “gözün aydın” denirdi; birinin mutluluğuna içten içe sevinilirdi.
Şimdi “neden o, neden ben değilim?” diyen bir kıskançlık dönemi yaşıyoruz.
İyilik bile gösteri malzemesi oldu.
Birine yardım ederken bile kamerayı açmayı ihmal etmiyoruz.
Vicdanın yerini alkış, tevazunun yerini şöhret aldı.
Yitirdiklerimiz arasında en acıklısı, kalbimizin sessizliği.
Bir zamanlar iç sesimizle konuşurduk.
Şimdi dış seslerin gürültüsünde, kendi sesimizi bile duyamıyoruz.
Sahi, en son ne zaman gerçekten dinledik birini?
Ya da en son ne zaman bir yabancının gözlerine bakıp “geçmiş olsun” dedik?
Unuttuk.
Unutulduk.
Ve bunu normal sandık.
Ama belki de her şey bitmiş değil.
Çünkü toplum, bireylerin aynasıdır.
Biz değişirsek, toplum da değişir.
Bir selam, bir tebessüm, bir yardımlaşma zinciri büyürse;
kayıp olan vicdan, merhamet ve adalet duygusu yeniden filizlenir.
Neyi, ne zaman, nasıl yitirdik?
Belki bunu tam olarak bilemeyeceğiz.
Ama yeniden bulmak elimizde.
Komşusuna “bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sormakla,
çocuğuna sarılmakla, yaşlısını saygıyla dinlemekle başlayabiliriz.
Birlik olmayı, birbirimizin yükünü paylaşmayı yeniden öğrenmek zorundayız.
Çünkü bir toplumun geleceği, bireylerinin birbirine gösterdiği saygı ve sevgide gizlidir.
Yitirdiklerimizi konuşarak, farkına vararak, sahip çıkarak geri kazanabiliriz.
Unutmayalım; değerlerimizi kaybettiğimizde, sadece birey olarak değil, toplum olarak da eksiliyoruz.
Ve belki de şimdi tam zamanı:
Birlikte düşünmenin, birlikte onarmanın, yeniden “biz” olmanın zamanı…