Geçtiğimiz günlerde Anahtar Parti Çanakkale İl Başkanı İsmail Kaya’nın yaptığı bir açıklamaya denk geldim.

Çanakkale’de yaşam maliyetinin arttığını ve vatandaşların temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığını ifade ediyordu.

Aslında bu tespit, sahada yaşayan birçok insanın da son dönemde sıkça dile getirdiği bir durum.

Kent Konseyi Başkanı Halit Kubilay Fırat'ın su faturasıyla ilgili yaptığı paylaşımın ardından başlayan tartışma, bu konuyu yeniden gündeme taşıdı. Fatura kalemleri farklı hizmetlerden oluşsa da vatandaşın karşılaştığı toplam tutar birçok şehirle kıyaslandığında daha yüksek hissediliyor. Su gibi temel bir ihtiyaçta oluşan bu tablo, yaşam maliyetine dair rahatsızlığın daha görünür hale gelmesine neden oluyor.

Benzer bir tartışma turizm tarafında da yaşanıyor. ÇTSO Meclisi’nde Bozcaada’daki işletmelerin fiyat politikaları da gündeme geldi. Başkan Selçuk Semizoğlu, geçmişte Assos’un benzer bir süreçte ciddi kan kaybettiğini hatırlatarak, sınırlı sayıda işletmenin uyguladığı yüksek fiyatların tüm destinasyonun imajını zedelediğine dikkat çekti ve ortak akıl çağrısı yaptı. Bu uyarı, fiyat dengesinin yalnızca ekonomi değil, şehrin marka değeri açısından da ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Yani ortada yeni bir mesele yok, ama artık daha görünür, daha hissedilir hale gelmiş bir gerçek var.

Çanakkale bir tarafında tarih, bir tarafında deniz. Arkasında Kazdağları, önünde Çanakkale Boğazı ve adaları.

Yıllardır “yaşanacak en iyi şehirler” listelerinde adı geçen, huzurun ve sükûnetin adresi olarak anlatılan bir şehir.

Ama artık başka bir soru soruluyor:

Bu şehirde yaşamak gerçekten herkes için mümkün mü, yoksa yavaş yavaş bir lükse mi dönüşüyor?

Çanakkale’nin cazibesi yeni değil.

İstanbul’a, İzmir’e, Bursa’ya olan ulaşım avantajı, özellikle 1915 Çanakkale Köprüsü ile birlikte bambaşka bir seviyeye taşındı. Yıllarca süren ulaşım çilesi büyük ölçüde sona erdi.

Artık Çanakkale, “uzak ama güzel” bir şehir değil; ulaşılabilir ve yaşanabilir bir alternatif haline geldi.

Bir de üstüne pandemi dönemi eklendi.

COVID-19 sürecinde büyük şehirlerden kaçan, daha sakin, daha doğal bir yaşam arayan binlerce insanın rotası Çanakkale oldu.

Deniz var.

Doğa var.

Tarih var.

Huzur var.

Ama; hikâyenin bir de görünmeyen tarafı var.

Çanakkale merkezden başlayıp Kepez’e, Ezine’ye, Biga’ya, Ayvacık’a kadar uzanan hatta , bugün en çok hissedilen ama en az çözülen konu şu:

Hayat pahalılığı.

Eskiden “makul” olan bu şehirde, artık konut kiraları ciddi bir sorun. Ama mesele sadece kira değil.

Arsa fiyatları ve konut satış fiyatları da kontrolsüz şekilde yükselmiş durumda. Birçok bölgede fiyatlar, şehrin kendi ekonomik gerçekliğinin üzerine çıkmış halde.

İş yeri kiraları da aynı şekilde artıyor.

Üstüne bir de bazı sektörlerde oluşan tekelleşme eğilimi… işte o noktada fiyatların doğal dengede oluşması zorlaşıyor.

Rekabetin azaldığı yerde bedeli vatandaş ödüyor.

Bir başka mesele daha var. Belki de en sessiz ama en kritik olanı:

Üretim azalıyor.

Tarım ve hayvancılıkla uğraşanların sayısı her geçen gün düşüyor. Oysa bu topraklar Türkiye’nin en bereketli bölgelerinden biri.

Bugün Ezine’nin peyniri, Bayramiç’in meyvesi, Biga’nın eti konuşuluyorsa, bu bir tesadüf değil.

Ama gelinen noktada üretici azalıyor, maliyet artıyor, ürün pahalanıyor.

Yani mesele sadece kira, arsa ya da konut değil.

Hayatın tamamı pahalanıyor.

Bir de işin öğrenci boyutu var.

Çanakkale, güçlü bir üniversite şehri. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi her yıl binlerce öğrenciyi ağırlıyor.

Bu durum elbette şehir için bir dinamizm.

Ama aynı zamanda barınma ve hizmet sektöründe ciddi bir fiyat baskısı oluşturuyor.

Kafeler, restoranlar, günlük yaşam giderleri buna göre şekilleniyor.

Ama değişim sadece ekonomiyle sınırlı değil.

Çanakkale, artan nüfusla birlikte her geçen gün daha kozmopolit bir şehir haline geliyor. Farklı şehirlerden, farklı yaşam alışkanlıklarından gelen insan sayısı arttıkça, şehir kültürü de doğal olarak dönüşüyor.

Bu dönüşümün yönetilemediği yerde ise başka bir sorun baş gösteriyor:

Güvenlik algısı.

Eskiden Çanakkale için çok sık kullanılan bir söz vardı:

“Kız başına gecenin 2’sinde, 3’ünde kordonda rahatlıkla gezebilirsin.”

Bugün ise bu cümle yavaş yavaş geçmiş zamanın bir hatırasına dönüşmek üzere.

Her geçen gün artan olaylar, küçük gibi görünen ama toplumda iz bırakan asayiş meseleleri, insanların zihninde şu soruyu oluşturuyor:

“Çanakkale eskisi kadar güvenli mi?”

Bu soru bile tek başına önemli bir kırılmadır.

Çünkü bir şehrin en büyük sermayesi sadece doğası ya da ekonomisi değil; huzur duygusudur.

Bugün Çanakkale’de mesele sadece “güzel şehir” olmak değil.

Mesele, bu güzelliğin kimler tarafından ve nasıl yaşanabildiği.

Eğer bir şehirde:

Gençler başka şehirlere veya yurt dışına gitmek istiyorsa,

Emekliler geçim hesabı yapıyorsa,

Üretici toprağını bırakıyorsa,

Arsa ve konut fiyatları ulaşılmaz hale gelmişse, Ve insanlar kendini eskisi kadar güvende hissetmiyorsa, orada durup düşünmek gerekir.

Çanakkale hâlâ çok güzel bir şehir.

Gün geçtikçe dillenen soru şu;

Bu şehirde yaşamak herkes için mümkün mü, yoksa sadece belirli bir kesim için mi kolaylaşıyor?

Eğer bu soruya bugün cevap aramazsak, yarın çok daha ağır bir gerçekle karşılaşırız;

Çanakkale, kendi insanı için zor bir şehir haline gelebilir.

Ve işte o zaman, asıl kaybımız ne köprü olur, ne turizm, ne yatırım.

Asıl kaybımız… bu şehrin ruhu olur.

Bu yazıyı kaleme alırken; sadece bu şehirde büyümüş, onunla nefes almış bir Çanakkaleli olarak hissettiklerimi paylaşmak istedim. Çünkü insan, en çok sevdiği yer için kaygılanır.

Dileğim; Çanakkale’nin güzelliğini, huzurunu ve ruhunu kaybetmeden hepimizin kendini ait hissettiği o şehir olarak kalmasıdır...