Son günlerdeki yağışlar hepimizi sevindirdi. Barajlarımızın doluluk oranlarının neredeyse yüzde 100’e yaklaşması elbette güzel bir haber. İnsan ister istemez “oh be” diyor.
Ancak işin acı tarafı şu: Bu sevinç, su meselesinin gündemimizden çıkacağı anlamına gelmiyor.
Çünkü küresel ısınma kapımızda. Yer altı suları her yıl biraz daha çekiliyor. Nüfus artıyor. Şehir büyüyor. Sanayi bölgeleri gelişiyor. Tarım daha fazla su istiyor. Yani bugün baraj dolu olsa bile, su meselesi önümüzdeki yıllarda Çanakkale’nin en sıcak gündemlerinden biri olmaya devam edecek gibi duruyor.
Ve Kepez’de yaşanan su sıkıntısı…
Aslında sadece Kepez’in derdi değil. Kepez’de son yıllarda yapılan kesintiler, tuzlu su şikâyetleri, kirli ve çamurlu su sorunları bize şunu gösteriyor: Bu yaşananlar, Çanakkale’nin tamamı için bir fragman olabilir.
Bugün Kepez’in yaşadığı sıkıntı, yarın başka bir beldede, öbür gün şehir merkezinde karşımıza çıkabilir.
Çünkü mesele sadece “bir hat meselesi” değil.
Mesele; altyapı, planlama ve gelecek meselesidir.
Üstelik Kepez’in bazı bölgelerinde eski hatlarda ciddi kayıp-kaçak olduğu biliniyor. Yani zaten kıt olan suyun bir kısmı, daha musluğa ulaşmadan toprağa karışıyor. Bu noktada yapılacak her iş, “lüks” değil; zorunluluktur.
Tam da bu yüzden, İl Genel Meclisi’nde yapılan değerlendirmeler ve sunumlar son derece kıymetliydi. Özellikle GMKA tarafından yapılan sunum, bu işin artık günü kurtarma işi olmadığını, Çanakkale’nin su geleceğini bilimsel ve planlı şekilde ele almak zorunda olduğunu net biçimde ortaya koydu.
Bu noktada İl Genel Meclisi Başkanı Halil Ertuğrul’un yaklaşımını da özellikle not etmek gerekiyor. Çünkü kendisi bu konuyu sadece bugünün sorunu gibi değil, Çanakkale’nin yarınını ilgilendiren bir güvenlik meselesi gibi ele alıyor. Bu da memleket adına doğru bir duruş ve kıymetli bir sorumluluktur.
Şimdi çözüm için önemli bir adım atılıyor. 17 Şubat’ta barajdan Kepez’e su getirecek isale hattı için ihale yapılacak. Teknik süreç başlıyor. Eğer işler planlandığı gibi giderse Kepez bir nebze rahatlayacak.
Bu adım küçümsenecek bir adım değildir.
Doğrudur.
Gereklidir.
Kıymetlidir.
Ama şu soruyu sormadan da geçemeyiz:
Bu adım sorunu çözüyor mu, yoksa sadece erteliyor mu?
Peki ya bir gün barajda su kalmazsa? Asıl mesele burada başlıyor.
Üstelik son dönemde yaşanan “yetki kimde, sorumluluk kimde” tartışmaları da bize şunu net biçimde gösterdi: Su meselesi; belediyeler arası çekişmenin, parti açıklamalarının, günlük polemiklerin konusu olamayacak kadar ciddidir.
Su; iktidarın da muhalefetin de, belediyenin de bakanlığın da ortak meselesidir.
Bugünün yöneticilerinin de yarının çocuklarının da meselesidir.
Kısacası bu bir parti meselesi değil, memleket meselesidir.
Çanakkale uzun yıllar “su zengini şehir” diye anıldı. Barajlarımız vardı. Yer altı sularımız vardı. Coğrafyamız elverişliydi.
Ama tablo değişiyor.
Artık sadece “bugün su var mı?” sorusunu değil, “önümüzdeki 20–30 yılda suyu nasıl garanti altına alacağız?” sorusunu konuşmak zorundayız.
Ve burada çok kritik bir gerçek daha var ki, artık görmezden gelemeyiz:
Çanakkale’nin su meselesi yalnızca “azalıyor mu?” meselesi değildir.
Aynı zamanda “güvende mi?” meselesidir.
Bugün Atikhisar Barajı havzasında planlanan altın–gümüş madeni projesiyle ilgili açılan davada bilirkişi incelemesi yapıldı. Konuyu takip edenler çok net söylüyor: Çanakkale’nin tek içme su kaynağı olan Atikhisar’ın dibinde böylesine riskli bir faaliyetin gündeme gelmesi bile başlı başına alarm sebebidir.
Çünkü bir şehir susuz kalırsa zorlanır… Ama bir şehir kirli suya mahkûm kalırsa, bu artık sadece sıkıntı değil, felakettir.
O yüzden su meselesi; yalnızca yağmurla, barajla, isale hattıyla değil…
Havzayı korumakla, riskli projeleri doğru yerde durdurmakla, uzun vadeli plan yapmakla yönetilir.
İşte tam bu noktada zor ama gerçekçi bir ihtimali masaya koymak gerekiyor: Bu gidişat böyle devam ederse, deniz suyunu arıtmayı düşünmeli miyiz?
Dünya bu soruyu bizden önce sordu. Akdeniz’de, Ege’de, ada ülkelerinde ve Körfez ülkelerinde kuraklıkla boğuşan pek çok yerde bu konu artık bir seçenek değil, bir plan haline geldi.
Hatta bugün dünyada yaklaşık 300 milyonluk bir nüfus, içme suyunu büyük ölçüde deniz suyunun arıtılmasıyla güvence altına almış durumda.
Yani mesele “olur mu olmaz mı” değil; mesele “biz ne zaman hazırlanacağız” meselesidir.
Evet, bu iş ucuz değil.
Yatırımı büyük, enerjisi yüksek, işletmesi zor.
Ama şunu da açıkça görmek zorundayız:
Susuz kalan bir şehirde ne sanayi yürür, ne tarım ayakta kalır, ne turizm nefes alır. Hayat yavaşlamaz; hayat kilitlenir. Ve çoğu zaman susuzluğun faturası, bir tesisin maliyetinden çok daha ağır olur.
Yanlış anlaşılmasın…
“Yarın denizden su arıtalım” demiyorum.
Ama şunu açıkça söylüyorum: Çanakkale bu ihtimale bugünden hazırlanmak zorundadır.
Bu ne demektir?
Deniz suyu arıtma tesisleri için en azından fizibilite çalışmaları yapılmalıdır. Enerji yükünü azaltmak için güneş ve rüzgâr gibi kaynaklar planlanmalıdır.
Tarımda hâlâ kullanılan vahşi sulama yöntemleri terk edilmelidir. Şehir şebekesindeki kayıpkaçak oranları ciddi biçimde düşürülmelidir.
Ve en önemlisi:
Su konusu siyasetin değil, devlet aklının konusu olmalıdır.
Bu mesele bir belediyenin, bir dönemin, bir yönetimin meselesi değil; bir nesiller meselesidir. Bugün konuşmaktan çekindiğimiz senaryolar, yarın kapımıza dayanabilir.
Çanakkale akıllı davranır, hazırlığını bugünden yaparsa…
Susuzluk kader olmaz.
Yönetilebilir bir risk olur.
Ben bu satırları korkutmak için yazmıyorum. Panik oluşturmak için de değil. Sadece şunu hatırlatmak için yazıyorum:
Su varsa hayat var.
Ve hayat, “idare ederiz” denilerek yönetilecek bir şey değildir.
Deniz kenarında susuzluk kader değildir.
Her şey Çanakkale için.