Meclis kürsüsünde yükselen sert söylemler, meselenin ne kadar yanlış bir zeminde tartışıldığını bir kez daha gösteriyor.

Yaşanan her gelişmeyi yalnızca “zulüm” kavramı üzerinden okumak, meseleyi açıklamak yerine daha da karmaşık hâle getiriyor.

Hakaret yükseldiğinde ses yükseltmek kolaydır.

Asıl mesele, muhatabına aynaya bakmayı teklif edebilmektir.

Bu ülkede herkes, hukuk önünde eşit yurttaştır.

Aynı hastanede tedavi oluyor,

aynı okullarda eğitim alıyor,

aynı pazarda alışveriş yapıyor,

aynı şehirlerde ticaret yapıyor ve aynı geleceğe dair kaygılar taşıyoruz.

Meclis’te söz alabilmek, kürsüden konuşabilmek ve hatta Meclis’i yönetebilmek ise bu eşitliğin siyaset alanındaki en açık yansımasıdır.

Hal böyleyken, her meseleyi sürekli bir mağduriyet diliyle anlatmak, hayatın gerçekliğiyle örtüşmemektedir.

Sorun, hak ve özgürlük talebinin ötesine geçip ayrı bir siyasi yapı arayışına dönüştüğü noktada derinleşmektedir.

Devletimizin buna karşı gösterdiği refleks, bir kimliğe değil; anayasal düzene yöneltilmiş bir talebe karşıdır.

Bu da devlet olmanın doğal sonucudur.

Tam da bu yüzden, bazen tek bir cümle bütün tartışmayı özetler:

“Senin benden eksiğin ne?”

Bu soru ne inkâr içerir ne üstünlük.

Sadece eşitliği hatırlatır.

Ve bu soru, bazen en sert cevap olur.