Bu bir cevap değil. Bir tanıklıktır.

Son zamanlarda Türkiye’de

“eşit yurttaşlık” tartışması çoğu zaman dil ve kimlik üzerinden yürütülüyor.

Bu tartışmalarda bazı kesimlerden sıkça şu cümleyi duyuyoruz:

“Eşit yurttaş değiliz.”

Bu noktada hafıza konuşmaya başlıyor.

Benim ailem ve birçok Balkan göçmeni,

Balkanlardan yaklaşık yüz yıl önce bu topraklara geldi.

Buraya getirilmelerinin sebebi ne Türk olmalarıydı ne de bir devlet talebi.

Tek sebep Müslüman olmalarıydı.

Çünkü Lozan Mübadelesi etnik değil, tamamen dine dayalı bir zorunlu göçtü.

Kim Müslümansa bu tarafa, kim Hristiyansa o tarafa.

Dil sorulmadı, köken sorulmadı, hayat sorulmadı.

Gidiş geliş değildi bu.

Bavul hazır değildi.

Yol güvenli değildi.

Geri dönüş ihtimali yoktu.

Evler kapatıldı, tarlalar bırakıldı, mezarlar geride kaldı.

İnsanlar birkaç parça eşya ile yollara düştü.

Hastalık vardı, yoksulluk vardı, belirsizlik vardı.

Yolda doğanlar oldu, yolda ölenler oldu.

Bu bir yer değiştirme değil,

bir hayatın yarım bırakılmasıydı.

Yarım kalan sadece evler, tarlalar, mezarlar değildi.

Yarım kalan şeylerden biri de dildi.

Benim babaannemle dedem Arnavutça konuşurdu.

ujë isterlerdi, bukë bölerlerdi.

Ama bu dil, çocuklara bilerek bırakılmadı.

Bu susuş, kimlikten vazgeçmek değil;

vatanı tartışma dışı bırakma iradesiydi.

Ezine’ye geldiklerinde topluca aynı mahallede yaşadılar.

Birbirlerine tutundular.

Kimi çiftçilik yaptı, kimi hayvancılık, kimi ticaretle ayakta kaldı.

Kültürleri başkaydı ama yeni vatanı tartışma konusu yapmadılar.

Çünkü bu topraklara yalnızca bir göçün değil,

dağılan bir devletin tecrübesiyle geldiler.

Bu yüzden Cumhuriyet’in üniter yapısını bir kimlik dayatması değil,

ortak vatan fikrinin doğal zemini olarak benimsediler.

Türklüğü yalnızca bir etnik köken olarak değil,

bir aidiyet ve sorumluluk iradesi olarak kabul ettiler.

Zaten Atatürk de meseleyi

kanla, soyla, kökenle tarif etmedi.

“Ne mutlu Türk ırkına” demedi.

Bilerek ve özellikle

“Ne mutlu Türküm diyene” dedi.

Çünkü bu cümle bir etnik tanım değil,

bir irade beyanıydı.

Biz de tam olarak bunu yaptık.

Atatürk’ün işaret ettiği yerden yürüdük.

Anayasa’nın ilk dört ve 66. maddesini,

bu devletin değişmez omurgası olarak kabul ettik.

Kendimizi bu ülkenin dışında tutmadık;

bu ülkenin içinde konumladık.

Bugün bize deniyor ki:

“Asimile olmayı siz seçtiyseniz, bu bizi ilgilendirmez.”

Ama mesele asimilasyon değil.

Mesele, ortak bir vatanda birlikte yaşama iradesi.

Bu bir üstünlük değil, bir tercihtir.

Çünkü biz bu devleti bir yaşam alanı değil,

ayakta tutulması gereken bir vatan sorumluluğu olarak gördük.