90’larda Çanakkale’de liseli ya da üniversiteli olmak, bugünün dünyasında özlediğimiz bir masumiyetti.

Hayat daha yavaştı, sokaklar daha sakindi, insanlar daha yakındı birbirine. AVM yoktu, cep telefonu yoktu, internet yoktu. Çanakkale küçük bir vilayet ama kocaman bir hatıraydı bizim için. Aradığımız her şeyi çarşıya çıktığımızda bulur, asıl ihtiyacımız olanı ise kalabalıklarda değil, sohbetlerde keşfederdik.

Buluşma yerlerimiz değişmezdi.

Yalı Hanı, Olimpiyat kafe, İskender kafe, Dardanel Kafe….. Masalarda çaylar buhar çıkarır, tavla pulları tıkırdar, biz saatlerce sohbet ederdik. Müzik kutularına jeton atar, sevdiğimiz şarkıları seçer ve o şarkıların içine gizlenirdik.

Lise yıllarımızın ayrı bir ruhu vardı.

İbrahim Bodur Lisesi öğrencileri Doğan Pastanesinde buluşurdu. Çanakkale Lisesi öğrencilerinin adresi ise Şar Pastanesiydi. Bu iki lise arasında her zaman tatlı bir rekabet olurdu; bakışmalar, şakalaşmalar, takılmalar… Ama işin özünde derin bir dostluk vardı. O pastaneler sadece buluşma noktamız değil, gençliğimizin sessiz tanıklarıydı.

Pizza ve hamburger ile tanışmamız da bugünkü gibi zincir markalarda değil, küçük ama sıcacık mekanlarda başladı.

Dardanelsporun 1. Lig’e çıkışı, hepimiz için bayram gibiydi. Maçlarını kaçırmak ayıp sayılırdı; tribünlerde bağıran sesimizle birlikte gençliğimizi de haykırırdık.

Hafta sonları Reşat Tabak İşhanı’ndaki Emek Sinemasında sandalyelerin üzerinde film izlemek… Öncesinde çarşının vitrinlerinde neler alacağımızı düşünüp tatilin keyfini çıkarmak ise ayrı bir mutluluktu.

Akşam olduğunda ise evlerin ritmi değişirdi. Cuma geceleri televizyonun karşısına geçer, Beyaz Show ile kahkahaya, Cumartesi geceleri ise Zaga ile hayata başka bir pencereden bakardık.

Pazar geceleri bambaşkaydı;

Siyaset Meydanı başladığında evde birden sessizlik olur, daha ciddi bir dünyanın kapısından içeri bakardık.

Bazı gecelerimiz ise TNT’de, Dalyan’da, Alesta’da, Depo’da, Salhane’de bambaşka akardı. Eğlencelerimiz daha samimi, kahkahalarımız daha içtendi. Rahmetli Ufuk abinin o asil mekâncı tavrı, “Hoş geldiniz gençler” deyişi hâlâ kulaklarımızda çınlar.

Beş Büfeler’de gecenin en sessiz saatlerinde yenen bomba,kumpir ve dönerin hâlâ tadı damaklarımızda.

Amfi Tiyatro’nun oraya ya da özgürlük tepesine arabalarımızı çekip sessizce Çanakkale’yi seyrettiğimiz anlar, aslında en huzurlu anlarımızdı.

Yerel radyolar hayatımızın kalbiydi. İstek şarkılar gönderir, ismimizin anons edilmesini bekler, o an radyonun başında heyecanla dinlerdik. O küçük mutluluklar, koca bir dünyaya bedeldi.

Kahvaltımızı Donanmada yapar, gazete eklerini alıp bulmaca çözer, simit–çay eşliğinde boğaza baka baka dalıp giderdik.

Necip paşa camiinden,Saat kulesine, Fetvane sokaktan, Cumhuriyet meydanına yapılan fayton gezileri…Hepsi bugünden bakınca masal gibi…

Ve şimdi dönüp geriye baktığımda şunu anlıyorum:

Biz o yıllarda farkında değildik ama hayatımızın en güzel zamanlarını yaşıyormuşuz.

Meğer mutluluk büyük şeylerde değilmiş; bir çayın buharında, bir dost sohbetinde, bir şarkının nakaratında gizliymiş.

Çanakkale sadece bir şehir değildi bizim için…

Gençliğimizdi.

Hafızamızdı.

Kalbimizdi.

Ve ne kadar zaman geçerse geçsin, içimde bir yerde hâlâ 90’ların o genci, kordonda yürümeye devam ediyor…