“Okullar açıldı.” dedim diye birileri çıkıp “Okullar kapanmadı ki açılsın.” diyecek, biliyorum. Çünkü biz bazen çocuğun çantasını değil, kelimenin fiilini tartışıyoruz. Kelimelere takılmak kolaydır; gerçekle yüzleşmek zordur.

Beyaz dersin “Ak deseydin.” derler, ak dersin “Beyaz demeliydin.”
diye diretirler. Sanki memleketin en büyük meselesi çocukların yarını
değil de cümlenin yüklemiymiş gibi...
Oysa Eylül'ün asıl imtihanı Türkçe dersiyle değil, hayat hesabıyla
başlar.
Daha ilk zil çalmadan evlerde hesap makinesi çalışır. Kırtasiye listesi
masaya serilir, forma fiyatı konuşulur, servis ücreti yeniden hesaplanır.
Çocuk okulun ilk günü için heyecanlanırken, anne baba “Bu ay nasıl
yetişecek?” sorusunu sessizce cebine katlar.
İşte mesele tam da burada başlar.


Çünkü okulun kapısı açılırken sadece sınıflar dolmaz; cüzdanlar
boşalır, öğretmenin omzundaki yük ağırlaşır, eğitimin gerçek
bilançosu ortaya çıkar.
Bir veli için okul zili bazen kasanın zilidir. Defter, kalem, silgi, boya
kalemi, çanta, forma, spor ayakkabısı, servis derken daha ilk hafta
maaşın önemli bir kısmı eriyip gider. Çocuk “Şunu da alır mıyız?” diye sorduğunda, anne baba cevabı içinde verir; “Alırız.” der ama
hesabı ay sonuna erteler.


Kimse çocuğunu okulun ilk günü eksik hissettirmek istemez.
Bu yüzden birçok evde fedakârlık sessiz yaşanır. Yeni ayakkabı önce
çocuğa alınır, annenin çantası seneye kalır, babanın montu bir kış daha
idare eder. Çocukların heyecanı bozulmasın diye büyüklerin sessiz
fedakârlığı her Eylül yeniden başlar.
Sonra öğretmen sınıfa girer.
Dışarıdan bakınca kırk dakika ders anlatıyor gibi görünür.
Oysa sınıfın kapısı açıldığı anda karşısında sadece öğrenciler değil,
otuz farklı hikâye vardır.
Biri kahvaltı yapmadan gelmiştir.
Biri evindeki huzursuzluğu sırasına taşımıştır.
Biri konuşmaz ama gözleri yardım ister.
Biri dikkat çekebilmek için yaramazlık yapar.
Öğretmen artık sadece ders anlatan kişi değildir; rehber olur, hakem
olur, bazen psikolog olur, bazen de kimsenin fark etmediği bir
çocuğun elinden ilk tutan insan olur. Üstelik dersin dışında evrak
doldurur, sistemlere veri girer, sınav hazırlar, kâğıt okur, veliyle
görüşür.


Yani öğretmenin mesaisi, zil sustuğunda bitmez.
Kalabalık sınıflarda en çok konuşan fark edilir, en çok yaramazlık
yapan dikkat çeker. Sessiz çocuk ise çoğu zaman görünmez olur. Belki
geleceğin bilim insanı, belki iyi bir yazar, belki büyük bir sanatçı o
arka sırada sessizce büyüyordur.
Çocukların sadece bilgiye değil, görülmeye de ihtiyacı vardır.

Çünkü bazen bir öğretmenin söylediği tek bir “Aferin, sen
yapabilirsin.” cümlesi, yıllarca unutulmayan bir dönüm noktasına
dönüşebilir.


Bir başka gerçek de çocukluğun giderek daralmasıdır. Denemeler,
kurslar, etütler, sınavlar derken oyun azalır. Kitap okumak bile
“Sınavda çıkar mı?” sorusuna indirgenir.
Oysa eğitim, sadece doğru şıkkı bulmak değildir.
Doğru soruyu sorabilmektir.
Merakı canlı tutmayan bir eğitim, bilgiyi ezbere dönüştürür. Ezber ise
başarı üretebilir; ama karakter üretmez.
Çağ da değişti.


Eskiden öğretmen bilgiyi anlatırdı.
Şimdi bilgi herkesin cebinde.
Sorun bilgiye ulaşmak değil; bilgiyi ayıklayabilmektir. Telefon ekranı
birkaç saniyede dikkati başka yere çekerken, öğretmen kırk dakika
boyunca aynı dikkati sınıfta tutmaya çalışıyor.
Demek ki çözüm teknolojiyle kavga etmek değil; onu eğitimin
hizmetine sunabilmektir. Çocuklarımız sadece tüketen değil, üreten
bireyler olmayı öğrenmelidir.
Eleştirmek kolaydır.


Her Eylül aynı cümleleri kurup gelecek Eylül'e bırakmak da kolaydır.
Asıl zor olan çözüm üretmektir.
Devlet, eğitimin yükünü ailelerin omzuna bırakmamalı; özellikle dar
gelirli ailelerin okul masraflarını hafifletecek adımları
güçlendirmelidir. Okul yönetimleri ihtiyaç listelerini gerçekten gerekli
olanlarla sınırlamalı, okul-aile birlikleri yalnızca para konuşan yapılar
olmaktan çıkıp dayanışmayı büyüten kurumlara dönüşmelidir.

Öğretmenlerin üzerindeki gereksiz bürokratik yük azaltılmalıdır.
Evrakla geçen her dakika, öğrenciden eksilen zamandır. Rehberlik
hizmetleri güçlendirilmelidir ki öğretmen sınıfta yalnız kalmasın.
Velilere de önemli bir görev düşüyor.
Çocuğun çantasını hazırlamak kadar zihnini de hazırlamak gerekiyor.
Birlikte geçirilen on beş dakikalık kitap okuma zamanı, bazen
saatlerce çözülen testten daha kalıcıdır.
Çünkü çocuk en çok duyduğu nasihatten değil, gördüğü örnekten
öğrenir.


Eğitim sadece Millî Eğitim Bakanlığı'nın meselesi değildir.
Bu mesele hepimizin meselesidir.
Öğretmen yalnız kalırsa sınıf yalnızlaşır.
Veli ezilirse çocuk bunu hisseder.
Çocuk umudunu kaybederse ülke geleceğini kaybeder.
Okulun kapısı açılırken aslında geleceğin kapısı açılır.
Her Eylül aynı sorunları yeniden konuşuyoruz.
Belki artık takvimi değil, alışkanlıklarımızı değiştirme zamanı
gelmiştir.


Çünkü bir milletin geleceği, okulun ilk günü çalan zilde değil; o zil
sustuktan sonra çocukların omzundaki yükü hafifletmeyi
başarabilenlerin vicdanında yazılır.