“Şaman gibi Şair de yaratımın eşiğinde öteye geçer ve hediyelerle döner, bu hediyeler dönüştürücü sözcüklerdir.” UYGARLIĞIN ORTAK DİLİ ULUSLARARASI SÖYLEŞİ DİZİSİ 11

NURDURAN DUMAN Kalenin Sesi olarak, dünyanın farklı ülkelerinden şair, yazar ve başka alanlarda öne çıkan imzalarla yaptığımız söyleşi dizimizi, Danimarkalı şair, yazar ve performans sanatçısı Claus Ankersen ile sürdürüyoruz.

Claus Ankersen; şair, yazar, performans sanatçısı, çevirmen ve yazın eylemcisi. İki dilde kaleme aldığı şiirlerini dünya genelinde yirmiden fazla ülkedeki festivallerde sahneledi. Yirmi iki kitabın yazarı olan Ankersen’in eserleri, Türkçe ve Özbek Türkçesi de dâhil olmak üzere on dokuz dile çevrildi; Ukrayna, Hindistan ve Romanya’da özgün şiir kitapları yayımlandı. Halen Danimarkalı Kurgu ve Şiir Yazarları Birliği Başkanı, Avrupa Yazarlar Konseyi (European Writers’ Council) Yönetim Kurulu Üyesi ve Poets of the Planet’ın kurucu ortağı olarak görev yapıyor.Claus Ankersen

Metninizi oluştururken diliniz, kültürünüz, yaşadığınız yer ve çağınız sizin için nasıl bir kaynak?

Bu harika bir soru. Teşekkür ederim. Sondan başlayacağım. Çağdaş olan, yani bu çağ, şiirimde ve kurmacalarımda büyük bir rol oynadı ve oynamaya da devam ediyor. Anın sonsuzluğunda yolumu bulmaya çalışıyorum ve bu an, her ne ise o, "çağdaş olana" demirlenmiş durumda. Temelde, içinde birlikte var olduğumuz zaman-mekân çağının, dilin, kültürün ve yerin birbiriyle bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Sanırım sürekli olarak dünyanın sırlarını söküp almaya, ne olup bittiğini anlamaya ve sezmeye çalışıyorum. Belki de bu, antropoloji geçmişimden gelen bir miras ve kalıntı. Dan dilini seviyorum, Danimarka'dayken çoğunlukla bu dilde yazıyor, dille deneyler yapıyor, dünün dili ile yarının dili arasında köprüler kurmaya çabalıyorum. Seyahat ettiğimde ise İngilizce yazıyorum. Aslında tam havaalanına giderken beynimde bir şalter atıyor sanki ve aniden iç sesim İngilizce konuşmaya başlıyor. İngilizce eserlerimin çoğu özgün, dolayısıyla Danca versiyonları yok, Danca eserlerim için de tersi geçerli. Bu durum çok büyüleyici çünkü dilin aslında benliğin farklı bölümlerine ve onun dünyayla etkileşimine erişim sağladığını ya da aracılık ettiğini gösterdi bana. Ortaya başka bir şey çıkıyor. Malzeme farklılaşıyor. Şiir ve kurmaca başkalaşıyor. Bilişsel olarak hepimizin dünya dillerinin tümüne hâkim olmasını çok isterdim. Bence bu her şeyi değiştirirdi.

İlk esin ya da fikir kıvılcımından son noktaya yaratım sürecinizin omurgası nedir? Asla ödün vermediğiniz ilkeniz, yazma rutinleriniz var mı?

Danimarkalı Şair Claus AnkersenAh, güzel soru. Temelde her zaman çalışıyorum, sürekli gözlemliyor, düşünüyor, araştırıyor, soruşturuyor, duyumsuyor, hissediyor ve yokluyorum. "Akışta" olmaya ve akış içinde çalışmaya sıkı sıkıya inanırım. Karl Popper'ın dediği gibi bir keşif bağlamı ve bir doğrulama –ya da yanlışlama– bağlamı vardır. Sanatsal ve edebi yaratım söz konusu olduğunda –özellikle de şiirle uğraşırken– her zaman kesintisiz akışı savunurum. Yazarken içinizdeki tanığı susturup sözcüğün kutsal ateşinin içinizden çağlayıp akmasına izin verebiliyorsanız bu iyidir. Bunu ne kadar uzun süre yapabilirseniz o kadar iyi. Temelde bu, eğitebileceğiniz bir kas gibi, çoğu profesyonel bu yarı aşkınlık halinde uzun süre kalabilirken deneyimsiz olanlar –yazar olmayanlar– için bu neredeyse imkânsız. Tam bir dalma hali. Ancak bu tamamlandığında o saf katılım halinden geri çekilebilir, gözlem yapabilir, düzenleyebilir ve kolektif bilinçdışının göğündeki o büyük insanlık nehrinden çekip aldığınız söze eleştirel düşünceyi uygulayabilirsiniz.

Bugünün dünyasında şiirin işlevini nasıl görüyorsunuz, bir metnin etik sorumluluğu ve dönüştürücü gücü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Koşullar ne kadar zorluysa şiir o kadar önemli hale gelir. Savaş, acı, belirsizlik ve sesini duyuramama ne kadar artarsa sözcüğün alevi ruhun derin karanlık gecesinde o kadar parlak yanar. Dolayısıyla şiirin önemi ve ona biçilen değer, benim gördüğüm kadarıyla coğrafyadan coğrafyaya büyük farklılıklar gösteriyor. Şiir, edebiyatın turnusol kâğıdı. Aramızda kalsın, şiir büyü. Okurun içinde uykuda olan ve tüm insanlıkla –en azından potansiyel olarak– paylaşılan derin içsel titreşim alanının kilidini açacak bir anahtar. Şiir bir anı yakalayabilir, onu bir yerden alıp ışınlayabilir ve çok uzaklardaki bir kalbin içinde filizlenip çiçek açmasını sağlayabilir; tıpkı bu metnin ve bu sözcüklerin okura yapacağı gibi. Bunu okuyorsunuz ve "Gerçekten tüm bunları yapabilir mi?" diye düşünüyorsunuz. Evet, yapabilir. Sözcüklerin hakikatinin içinizde çınladığını hissedin. Şiirin yaptığı bu.

Etik sorumluluğa gelince, inanıyorum ki yazar, her sanatçı gibi, genişletilmiş ve mutlak bir ifade özgürlüğüne sahip olmalı. Bunun karanlık yüzü, sanatçıların yapıtlarını sipariş veren gücü taklit ettikleri "güdümlü sanat"tır. Oraya gidersek kitapları makineler de yazabilir. Hayır, yazarların tamamen özgürce yazmasına izin verilmeli. Okuyup okumamak okura kalmış olmalı. Eğer beğenmezseniz ya da berbat bulursanız okumayın. Bu kadar basit. Bununla birlikte, doğal olarak, sözün dönüştürücü gücüne ve şairin yeni zamanın şamanı olduğuna inanıyorum. Şaman gibi şair de yaratımın eşiğinde öteye geçer ve hediyelerle döner, bu hediyeler dönüştürücü sözcükler, şiirler, hikâyeler ve şarkılardır. Pratik –metinsel– düzeyde, şiirime ezoterik bilgi ve ilkeler işlerim; böylece şiir en iyi olasılıkla, kişisel gelişim ve bildiklerimize yeni bakış açıları getirmek için bir yol haritası haline gelir.

Şiir, özellikle günümüzde barış inşasına ve kültürlerarası anlayışa ne gibi katkılarda bulunabilir? Biz, şairler dünya barışı için ne yapabiliriz?

Sanırım temelde empatiye alan açarak. Başka bir yerde yaşanmış ve deneyimlenmiş hayattan anları yakalayarak ve okurun bu anı açmasına, onun titreşimini içinde hissetmesine izin vererek ötekine duyulan anlayış ve empati büyüyecek. Ya da daha doğrusu, okur için konum değişikliklerini kolaylaştırarak. "Senin yerinde olsaydım" etkisi yani. Şairlerin siyasi aktivistler olduğuna inanmıyorum. Eğer bir şair olarak barış yürüyüşünde yürümek size kendinizi iyi hissettiriyorsa kesinlikle yapmalısınız. Şahsen gücümüzün yattığı yerin burası olduğunu düşünmüyorum. Bizim gücümüz ve yeteneğimiz, dünyalar arasındaki perdeyi aşıp paylaşacak bir şeyler getirebilme becerimizdir.Danimarkalı Performans Sanatçısı Claus Ankersen

Metinleriniz başka dillere çevrilirken nelere öncelik veriyorsunuz? Çevirmenle bir ilişki kurup hedef dilin okurları ve kültürel bağlamıyla etkileşimde bulunuyor musunuz?

Edebi çeviri sanatına derin bir saygı duyuyorum. İyi bir çevirmen kendi başına bir sanatçı ve çevirmenlerle iş birliği yapmaktan her zaman keyif alırım. Yazar ve çevirmen arasında iyi bir anlayış olması çok önemli; özellikle şiirde, hele de diğer dilde yeniden yazılması ya da yeniden yaratılması gereken deyimsel yapılar ve dilsel incelikler söz konusu olduğunda. Çevirmene, onun yerel okur ve yerel pazar konusundaki bilgisine güvenmeyi tercih ederim. Bu konuda bir primadonna değilim, eğer çevirmen eseri geliştireceğini düşünüyorsa metinsel "vazgeçilmezlerimden" seve seve feragat ederim. Sonuç onlar için iyi olmalı.

Türk okurlara ne söylemek istersiniz?

Şey... Gelecek yıl eserlerim Yunanistan'da yayımlanacak, bence Türk okurlar da çalışmalarımı ilginç bulacaktır. O yüzden yayıncılarınıza ve kitapçılarınıza gidin ve HEMEN Claus Ankersen'i talep edin. Yok, işin şakası bir yana, geçen yıl İzmir'de sahne aldım ve daha önce de İstanbul'da okuma yapmıştım. Türk okurlarla harika bir bağ hissediyorum, geri dönmeyi ve elbette Türkiye'de yayımlanmayı çok isterim. Son çalışmam aslında sistem eleştirisi, hastane kaynaklı hastalıklar, intikam, ölüm ve dirilişi ele alan bir roman. American Psycho ile birinci şahıs anlatımıyla yazılmış bir kişisel gelişim kitabının karışımı. Adı Die Death, Live Life (Ölümü Öl, Yaşamı Yaşa). Pekâlâ, bu kadar kendini tanıtma yeter, ama bu söyleşiyi bitirirken son söz olarak Türk halkına duyduğum derin sevgiyi ve bana bu önemli soruları sorduğun için sana, Nurduran, minnetimi ifade etmek isterim. Yakında görüşmek üzere. MUCK!