Özbekistanlı genç edebiyatçı Cihangir Nomozov güzel işlere imza atıyor. Şahsımla yaptığı bu söyleşiyi Azerbaycan'la eşzamanlı olarak Türkiye'de de yayınlıyoruz.
Özbekistanlı genç edebiyatçı Cihangir Nomozov, hem ülkesinde hem de özellikle Azerbaycan’da ve uluslararası alanda güzel işlere imza atıyor. Cihangir Bey’in şahsımla yaptığı bu söyleşiyi Türkiye’de de, Azerbaycan, İtalya, Kenya gibi birçok ülkeyle denk zamanlı olarak yayınlıyoruz.
Şair Nurduran Duman ile Şiir Sanatı üzerine söyleşi
Cihangir Nomozov

Cihangir Nomozov: Genellikle şairlerin yolu çocuklukta başlar. Şiire olan sevginiz ilk kez nasıl ortaya çıktı?
Nurduran Duman: Şiirle ve şiirin ögeleriyle tanışıklığım, sanırım sözcüklerin bir bebek için henüz ses olduğu kundak çağıma dek uzanıyor. Belleğimde çakan ömrüme ait ilk anı, annemin her harfi tek tek kulağıma fısıldaması ve benim de her harften sonra “hııı hı” diye yanıt vermem. Sanırım harfe ilişkin olanı; yani titreşimi, sesi, ritmi, müziği, anlamı, imgeyi ve öğreteni muhabbetle sevmeyi, öğrenmenin güzelliğini daha o zamanlar sezmiştim. Şiirin asıl büyüsüne ise “Yunusça” diyebileceğimiz bir dille, çevremde konuşulan Türkçenin kendisi, çevremde okunan türküler, Yunus Emre şiirleri, ana ata manileri ve geniş ailemin anlattığı masallarla kapıldım.
CN: Sizin için şiir ne demektir? Bu sözcük sizde nasıl manzaralar, nasıl duygular uyandırıyor?
ND: Şiir benim için bir yaratı-tasarımdır; incelikli bir işçilikle, emeğin en saf haliyle kurulan bir yapı. Son zamanlarda ise bu tanımı daha da arı bir hale getirdim: "Şiiri şiir için yazıyorum." Öyle yazınca, şiir zaten sanat ve toplum için de yazılmış oluyor. Çünkü şiiri şiir için yazdığınızda, yazan el ego tuzaklarına düşmez; gösterme, kanıtlama, beğenilme gibi arzular ortadan kalkar. Şair, şiirin önünde kendini görünmez kılar. Şiir iyileştirir evet, ama şair şiiri kişisel bir terapi aracı olarak görüp ona bir "çöp kutusu" gibi davranamaz. Şiir, yüklerden arınmanın değil, yüklerin içinden ışığı bulup çıkarmanın sanatı. Ancak bu incelikte ve bu arılıkla sahici bir şifa sunabilir.
CN: Mesleğiniz olan iki dal, Gemi İnşa Mühendisliği ve Deniz Mühendisliği ile şiir, sanki iki ayrı kıyı. Bu iki dünyayı kalbinizde nasıl bir köprüyle birleştirdiniz? Birbirlerini nasıl besliyorlar?
ND: Aslında o iki dünya aynı denizde buluşuyor. Benim denize olan tutkum, bu mühendislikleri okuma nedenim. Sadece sevmek değil, denizin dilini, yapısını, sırrını öğrenmek istedim. İki alanı birleştiren köprü ise "yapı kurma" fikri. Şiiri yazmaktan çok "kuran" olmayı yeğliyorum. Gemi inşa mühendisliği nasıl yaratıcılık ve tasarım gerektiren bir işse, şiir de öyle. Bütünlüğün, ritmin, dengenin çok önemli olduğu şiir işinde, mühendislik eğitimimin bana oldukça fayda sağladığını düşünüyorum. Bu yüzden hâlâ mühendisliği sürdürdüğümü görüyorum, şiirimi, hatta tiyatro oyunlarımı, köşe yazılarımı, tüm metinlerimi kurarken.

(Foto: Nurduran Duman ile Cihangir Nomozov; Özbekistan, Ekim 2024)
CN: Sizce Türkiye ve Azerbaycan edebiyatı hangi ruhsal köklerden besleniyor? Aralarında ne gibi bağlar ve benzerlikler var?
ND: Türkiye Türkleri ve Azerbaycan Türklerinin edebiyatı, aynı kökün dalları gibidir; beslenme kaynakları, ruhsal damarları birdir. Bu ortak kök, hayranı olduğum Türk Dili. Malzemesi dil olan bir sanatla uğraşırken Türkçeye, onu kuran ve onunla birlikte kurulan Türk kültürüne sevinçli bir sevgi, merak, heyecan duymamak mümkün değil. Kendimi bildim bileli bir Türk Dili —buna Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Çuvaşistan, Yakutistan Türkçesi ve daha nicesi de dahil— hayranı olduğumu görürüm. Fuzuli, Nizami Gencevi, Ali Şir Nevai, Kaşgarlı Mahmut gibi ortak değerlerimiz ve Dede Korkut, Oğuz Destanı gibi nice ortak destanlarımız bu birliğin en güzel kanıtı.
CN: Sizi hayrete düşüren bir eser ya da yazar hâlâ aklınızda mı? O, kalbinizde nasıl bir iz bıraktı?
ND: Yunus Emre. Şöyle kocaman kocaman söyleyesi geliyor insanın, YUNUS EMRE. Beş-altı yaşlarımda onun "Sordum sarı çiçeğe…" dizelerini ezgisiyle söylerdim. O derviş baba, o günden bugüne benimle birlikte biçimlenerek geldi. Bir başka unutamadığım isim Halikarnas Balıkçısı’dır; "Aganta Burina Burinata"sı denizlerin çağrısını ilk hissettiren eserdir. Reşat Nuri Güntekin’in "Çalıkuşu" ve Ahmet Muhip Dranas’ın "Serenad" şiiri de kalbimde derin izler bıraktı. Elbette beni en çok etkileyenler yalnızca adını bildiğimiz yazarlar değil. Türküleri kimler yakmışsa onlardır; masallarımızı, bilmecelerimizi bugüne taşıyanlar da o isimsiz kahramanlar. Ve Umay Ana, Tomris Hatun, gönül kadınlar…
CN: Eserlerinizde kişisel anıların yeri ne kadar önemli? Yazarken çocukluk sesleri sizi çağırır mı?
ND: Çocukluğumun poetikamı etkilediği açık. Ancak şiirlerimde doğrudan otobiyografik ögelere çok az yer verdiğimi, olaylara dayanan şiirler yazmadığımı görüyorum. Elbette, çocukluğumdan esinlenen, “Anne, şimdi de sen hecele” dediğim “nenni” ya da “bizim evde hiç kızılmaz dökülüp saçılmışa” diyen “Arı Maya Hikâyesi” gibi şiirlerim var. Babam “Sarı Maya” diye seslenirdi çocukken. Bizim kuşak iyi bilir o çizgi filmi. Çocukluk çağlarımda duyduğum o şırıl bahçeler, ağaçların şenlikli uğultusu, tenimdeki konuşkan ilk rüzgârlar da belki başka şiirlerime dönüşmüştür. Özetlersek, şiirlerimde anılar, doğrudan anlatılmak yerine damıtılır, dönüşür, şiirin dokusuna bir dokunuş, duygu, düşünce, düş olarak katılır.

CN:Kalbinizde hep gizlenmiş ama bir türlü yazılamamış bir hikâye var mı?
ND: Sorunuz, “dilek” şiirimin “kalbinde şey gizlemeyeceksin hele kalbini hiç” dizesini anımsattı. Yine de yanıtımı başka bir yerden vereceğim. Benim için şiir duygudan taşan bir iç döküş, iç çekiş, iç çöküş değil; illa ki kalbin de iş birliği ile düşünülerek, düşlenerek kurulan bir yapı. Bu nedenle "yazılamamış hikâye" gibi bir eksiklik duygusundan çok, zamanla biçimlenecek tasarılar üzerine çalışırım. Tasarlamış olduğum, halen yaratımı süren dosyalarım var elbette. "Ağaç Bilir" adlı dosyam ya da "Deniz Dili ve Edebiyatı" şiirlerim gibi... Şiir yalnızca yazılmış olanda değil, kurulmakta olan yapının içinde de yaşar. Benim görevim, o yapının hangi anda, hangi biçimde görünür olacağına karar vermek ve o sese alan açmaktır.
CN: Sizin için bir eserin bitişi, bir son mu yoksa yeni bir başlangıç mı?
ND: Bir eserin bitişi, şairin yaratım sürecinin sonu olsa da şiirin kendi yolculuğu için kesinlikle bir başlangıçtır. Şiir, "tam ve tamam olunca" artık şairinden hiçbir şey istemez, bir başına dimdik durur ve okurun dünyasına doğru yola çıkar. Bu, benim "geçişmek" dediğim süreçtir; şiir okura geçer, okur şiire. Her okurda, her okumada yeniden ürer şiir. Dolayısıyla bir eserin tamamlanışı sayısız yeni tamamlanma hallerin başlangıcıdır.
CN: Yazma sürecinde sessizlik ile sözcük arasındaki mücadeleyi nasıl hissediyorsunuz?
ND: Bu ilişkiyi bir mücadele olarak görmüyorum. Evet, şiirle birbirimizi "sessize aldığımız" dönemler olur ve bu, birbirimizi daha iyi "dinlemek" için. Sessizlik, sözcüklerin demlendiği, olgunlaştığı verimli bir süreçtir. Ben şiirimin karşısına "en duru, en sağlıklı halimle" otururum ve bu, genellikle o sessizlik dönemlerinden sonra olur. Sözcükler sessizlikten, sessizlikle yürür.

CN: Toplumun çelişkileri, bazen adaletsizlik, bunlar sizi yazmaya mı yönlendiriyor yoksa susmaya mı?
ND: Kesinlikle yazmaya yönlendirir. Şair, yanan bir dünyanın içinde yanmayı seçen kişidir. Toplumda gördüğü bir yanlışı, bir zulmü işlerine elbette yansıtmalı. İlk genç çağımda yazdığım kitabım "Yenilgi Oyunu"ndaki "Öf Dize" bölümü, bana öf dedirten şeyleri konu edindiğim şiirlerden oluşur. Ancak şairin görevi sadece yanlışı göstermek değil. Asıl görev, o sorunlar karşısında çözümü, olumluyu, umudu ve yaşam gücünü önermek.
CN: Sizin için sessizlik ne ifade ediyor, ilham mı, korku mu, huzur mu?
ND: Sessizlik korku değil kesinlikle, huzur belki, ama en çok beslenmek. Esin ve eser olacak her şeyle. Şiiri "kurarken" örneğin bir virgülün yeri için bile günlerce, aylarca düşünebilirim. İşte bu düşünüş, bekleyiş, demleniş süreci -yüzeyde günlük karmaşa sürse de- sessizlik içinde hayata geçer. Orası kent meydanlarının kalabalığından geçerken bile, sözcüklerin en doğru buluştuğu sakin, derin bir kuyu, bir çağlayanın altındaki mağara, bulutla sarılmış bir dağ başıdır.
CN: Her insan içinde bir evren taşır. Siz yazarken, iç dünyanızda nasıl bir atmosfer hüküm sürüyor?
ND: Yazarken iç ve yakın dış dünyamda aydınlık, yapıcı, iyiye-iyiliğe odaklanmış bir atmosfer hüküm sürüyor. O an, dışarıdaki dünyanın karmaşasının hiç değemeyeceği "bilim ve gönül" yörüngesinde çalışırım. Bir yanımda Türkçenin matematiksel yapısı, şiiri "kurma"nın getirdiği mühendislik disiplini, tüm varlığa eşitlikçi tutumu; diğer yanımda ise dilin ve geleneğin getirdiği "gönül" varsıllığı. Niyetine girdiğim her sefer, acaba bu kez yazabilecek miyim diye korkarak şiire kalkıştığım, kendimi en arı duru, en sağlıklı halimle şiirin karşısına oturttuğum, bir yaratım süreci evreni.