"Şiir, ancak kötülüğün bilinçli gözleminden yaratılırsa dönüştürücü güce sahip olabilir." UYGARLIĞIN ORTAK DİLİ: ULUSLARARASI SÖYLEŞİ DİZİSİ 6
NURDURAN DUMAN
Kalenin Sesi olarak, dünyanın farklı ülkelerinden şair, yazar ve başka alanlarda öne çıkan imzalarla yaptığımız söyleşi dizimizi Portekizli şair Luís Filipe Sarmento ile sürdürüyoruz.
Portekizli yazar, şair, gazeteci, çevirmen ve film yönetmeni Luís Filipe Sarmento (1956), Lizbon Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde felsefe eğitimi aldı. Deneme Yazarlığı, Modernizm Tarihi ve Estetik dersleri veren Sarmento, 1975'ten bu yana 36 kitap yayımladı. Şiir, roman, hibrit metinler ve denemelerden oluşan eserleri İngilizce, İspanyolca, Fransızca, İtalyanca, Yunanca, Arapça, Çince, Japonca, Türkçe, Rusça, Arnavutça, İsveççe dahil pek çok dile çevrildi. P.E.N. ve Portekiz Yazarlar Birliği üyesi; Dünya Şairler Kongresi Uluslararası Komitesi üyesi, İbero-Amerikan Yazarlar Birliği eski başkanı (1999-2000) ve Dünya Şiir Hareketi'nin Portekiz koordinatörü (2018-2023) olarak görev yaptı. Poets of the Planet (POP) organizasyonunun kurucu üyesi. Balsa de Piedra Uluslararası Ödülü, Aguila de Oro Uluslararası Ödülü, Ulysses Edebiyat Ödülü, Cesar Vallejo Uluslararası Ödülü ve Clarice Lispector Edebiyat Ödülü'nün sahibi.
Metninizi oluştururken diliniz, kültürünüz, yaşadığınız yer ve çağınız sizin için nasıl bir kaynak?
İçinde yaşadığımız çağda neysek oyuz. Çevremizdeki her şey bizi etkiler. Başka türlü yaşamak, iletişim kurmak, paylaşmak ve başkalarıyla empati kurmak olanaksız olurdu. Yazarlar, öyle görünmedikleri zamanlarda bile daima kendilerinden söz ederler. Kişinin kendisiyle dünya arasındaki ilişki, günlük çalışmasını sağlayan ilk ve son edebi malzemedir. Ve bu çalışma, kaçınılmaz olarak, nesnelerin dikkatle gözlemlenmesini içerir. Günün belli bir anında bizi etkileyen ve belleğimize ya da küçük bir not defterine kaydedilenler, bir şiiri, bir kurmaca metni ya da felsefi bir düşünceyi yaratıcı bir biçimde geliştirmemize hizmet edecektir. Bizlere bu evrensel armağan bahşedilmiştir ve yazar olarak bundan kaçamayız. Bu hem bir lütuf hem de bir lanettir. İmgelemin laneti. Bizi, yaptığımız işi ona dikkatimizi vermek için yarıda kesmeye iten de tam olarak budur, çünkü simyasal altının orada yattığını biliriz. Bir fikri, okura ve onun kitaplığına ait olacak bir esere dönüştüren altın. Evet, mekân ve zamanın sürekli değişiminde var olabilmemiz için her şey bize esin verir.
İlk esin ya da fikir kıvılcımından son noktaya yaratım sürecinizin omurgası nedir? Asla ödün vermediğiniz ilkeniz, yazma rutinleriniz var mı?
Pablo Picasso, esinin var olduğunu ancak geldiğinde bizi çalışırken bulması gerektiğini söylerdi. Öte yandan Julio Cortázar, kendisinin edebiyatın keskin nişancısı olduğunu ve tüm yaratım sürecine başlamak için fikrin kendisine gelmesini beklediğini belirtmişti. Ben Picasso'ya daha çok katılıyorum. Beni çevreleyen ve bana esin veren ortamdan yola çıkarak fikre doğru atılmalı ve onu elimdeki iş için çıplaklığını ya da başlangıçtaki saflığını kullanarak utanmadan uyarlamalıyım. Ancak şunu unutmamalıyız ki, yazar olmadan önce okuruz. Edebi çalışmalarımız için büyük esin kaynaklarını bulduğumuz yer de tam olarak okumaktır. Bazen olduğu gibi eserin tamamı değil, yalnızca bir tümce, bağlam, içinde geçtiği kurgusal manzara; işte bu bileşen, bizi yazmanın yalnızlığına fırlatan yaratıcı patlamayı tetikleyebilir. Yaklaşık 50 yaşıma kadar geceleri yazmayı tercih ettim, ta ki sadece dört saatlik uykudan sonra uykusuzlukla tanışana dek. Bu rahatsızlığa ve uyumak isteyip de uyuyamamanın getirdiği kaygıya karşı savaşmadım. Sabah altı sularında kalktım, harika bir kahvaltı yaptım, kötü bir uykunun ağırlığını yıkayıp götüren bir duş aldım ve bilgisayarımı açtım. Sonrasında olanlar harikaydı. Zahmetsizce, içimden geldiği gibi yazdım; metnin gerektirdiği tüm ilişkileri ve bağlantıları kolayca kurarak, sinemada "raccord" (sahne devamlılığı) olarak adlandırılan şeyi uyguladım. Öğle yemeği vaktine kadar durmaksızın çalıştım ve yeni bir çalışma düzeni keşfettim. O zamandan beri de buna uydum. Öğleden sonraları ertesi gün için ihtiyacım olan araştırmayı yapıyor, ardından birkaç saatimi okumaya ayırıyorum. Bu, bütünüyle bir zevk ve lüks programı.
Bugünün dünyasında şiirin işlevini nasıl görüyorsunuz; bir metnin etik sorumluluğu ve dönüştürücü gücü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bunlar, yanıtlaması çok zor türden sorular çünkü çelişkili, paradoksal ve tutarsız yanıtları olabilir. Günümüz dünyasında şiir, tarihin diğer tüm dönemlerinde olduğu gibi, yalnızca okuru etkiler ve eğer dünyada çok fazla şiir okuru yoksa, rolü kısıtlı, bir ölçüde seçkinci ve zaman zaman da ikici bir duruma gelir. Şairler ise megaloman bireysellikleri i
çinde, dünyanın en iyi şairleri olduklarına inanır ve sık sık klişe tuzaklarına düşerler. Bazı şairler yazarken ne düşünür? Büyük olasılıkla kendilerini üne kavuşturabilecek ödülleri. Şiir dünyayı dönüştürmez, ancak ciddiye alındığında ve ödüllerin, festivallerin fetişist cazibesi olmadan, her şeyden önce dilin özgürlüğünü ve özgürlüğün sonsuz içeriğini korumaya hizmet eder; onu, gördüğümüz gibi neo-faşizm ve neo-Nazizmin çeşitli versiyonlarına yol açan neoliberalizmin desteklediği dilsel tiranlığa karşı savunur. Şiir, sözünü ettiğiniz dönüştürücü güce ancak kötülüğün bilinçli gözleminden yaratılırsa ve sansür ya da başka engeller olmaksızın, yazma ve söylenmesi gerekeni söyleme özgürlüğünün hizmetine sunulursa sahip olabilir. Bu yolla, esenliğin olanaklılık koşulları üzerine felsefi olarak düşünmeyi sağlar. Ve bu evrende her şeyin bir yeri vardır. Farkı yaratan da tam olarak budur: her bireyin etik bilinci.
Şiir, özellikle günümüzde barış inşasına ve kültürlerarası anlayışa ne gibi katkılarda bulunabilir? Biz, şairler dünya barışı için ne yapabiliriz?
Faşist ve Nazi radikalizminin patlak vermesini tetikleyen neoliberal politikalar, kontrol ettikleri okullarda teşvik ettikleri öğretim ve eğitim yoluyla demokrasiler içinde bilgi ve düşüncenin gelişimini engellemeye çalışır. İlkokuldan ortaöğretimin sonuna ve üniversite giriş sınavlarına kadar öğretmenler, edebiyat ve felsefenin öğretilmesi ve teşvik edilmesi için gerekli araçlardan yoksun bırakılırsa, okuma zevki yaşamın ilk on beş yılında seyrelir ve yetişkinlikte kültürel bilinemezcilik ve ruhun birincil gıdası olan bilme zevkini, yani özgürlüğü ve bilgi tutkusunu koruyan tüm düşünce konularına karşı tam bir ilgisizlikle pekişir. Sonuç ortadadır. Az sayıda şiir, felsefe, kurmaca okurumuz ve gençler ile genç yetişkinler arasında eğlence olarak sunulan şiddet içerikli imgelerin dehşet verici bir artışı var. Dogmatik ticaret çıkarlarıyla desteklenen bu gerçeklik karşısında, insanlığın yeni bir köleleştirilmesi için kusursuz bir fırtınayla karşı karşıyayız. Elimizde kalanlarla çalışabiliriz. Yeni teknolojilerin bize sunduğu araçları kullanarak, okuma ve bilme zevkinin keşfini yaymada sesimizi yükseltmeye çalışarak. Yazarların okulları ve üniversiteleri ziyaret etmesi günümüzde yaygın bir uygulama mı? Değil. Evet, bazen oluyor ama bir kuşak değerler dizisi değişikliği yaratmaya yetecek kadar değil. Yazarlar arasında buluşmaları teşvik etmek, onların kültürlerarasılığı sürdürmeyi amaçlayan bir diyalog içinde farklılıkları gözlemlemelerine olanak tanımak pahalıdır. Tüm doğal masrafları karşılamak için kaynaklara ihtiyaç var ve asgari düzey nadiren sağlandığında, ücretlerinden vazgeçmek ve kendilerini özveriyle evrensel bir iyiliği desteklemeye adamak zorunda kalanlar yazarlar oluyor ki bu doğru değil. Sanatın güzelliği aracılığıyla insanları nasıl bir araya getireceğimizi biliyoruz, ancak sinema gibi bir endüstrimiz yok; yazarların seslerini yaymaları ve dünya halkları arasında barış ile esenliği savunmak için haykırmaları amacıyla toplantılar, zirveler ve konferanslar düzenlemek için kaynaklardan yoksunuz. Paraya ve erke sahip olanlar karşısında bu savaşı nasıl kazanabiliriz? Yalnızca yerel liderlerin bireysel vicdanlarına seslenerek, çünkü büyük kurumlar sadece kendi kişisel yaşamlarıyla ilgilenmek isteyen bireylerle dolu. Şairler ve yazarlar her zaman bu yüce iyi ile şeytani kötü arasındaki çatışma içinde çalıştılar. Sesimiz kısılana dek de devam edeceğiz. Bu yanıtın, hayatta kalma mücadelemizin ne denli güncel bir mesele olduğunu gösterebilecek binlerce paragrafa yayılabileceğini söylemek isterim.
Metinleriniz başka dillere çevrilirken nelere öncelik veriyorsunuz? Çevirmenle bir ilişki kurup hedef dilin okurları ve kültürel bağlamıyla etkileşimde bulunuyor musunuz?
Yabancı bir yayıncı kitaplarımdan birine ilgi gösterdiğinde şanslıysam, çevirinin edebi bir yeniden yaratım ve hedef kitlenin diline ve bağlamına bir uyarlama olduğunu önceden bilerek, çevirmenle çalışmaya öncelik veririm. Her dilde aynı şeyi aynı şekilde söylemezsiniz. Çevirmenler için en büyük zorluk da budur; örneğin kaynak dildeki deyimleri hedef dile dönüştürmek. Çevrilen eserin okurlarıyla ancak davet edilirsem etkileşime geçebilirim. Başka bir deyişle, dünyanın diğer bölgelerinden okurlarla diyalog kurmamı sağlayacak bölgesel oturumlarda konuşma fırsatım olursa. Bu gerçekleştiğinde, farklı bir bakış açısıyla bu yakınlığı kurmaktan daha ödüllendirici bir şey olamaz. Bu yıl kutladığım elli yıllık edebiyat yaşamımda, dünyanın dört bir yanından pek çok okurla iletişim kurma ve sosyalleşme ayrıcalığına sahip olduğum için çok şanslı olduğumu söylemeliyim. Dolayısıyla bu temaslar, benim için vazgeçilmez bir edebi malzemedir.
Türk okurlara ne söylemek istersiniz?
Hayat bana öğretti ki, özgürlük, bir insanın sahip olabileceği en değerli şeydir. Çünkü ancak özgürlükle başkalarına ulaşabilir, farklı olanlarla iletişim kurabilir ve diğer halklarla derin ve tam bir saygı ruhu içinde kardeşlik bağları kurabiliriz. Ancak bu, Türk okurların benden çok daha iyi bildiği bir şeydir.
Söyleşimizin sonunda, benimle kardeşlik ruhu içinde iletişim kurma fırsatı verdiğiniz için size derinden teşekkür etmek isterim.