Sanat kendi kapalı devresinde dönüp durmasın. Gerçek kolektif bilinç, disiplinlerarası imeceyle, tüm üretim alanlarıyla yoldaşlık kurmakla oluşur.
Kolektif Bilincin Ufukları
Nurduran Duman
Katılımcıları arasında olduğum, 15 Kasım 2025’te Minoa Pera’da düzenlenen Bor Sanat Açık Oturumları’nın “Birlikte kalmak mümkün mü? Türkiye’de Sanat Kolektifleri” başlıklı buluşması, adında sorduğu sorunun ötesine geçerek, sanat ortamının varoluş koşullarını sorgulayan felsefi ve etik bir zemine dönüştü. Bu, romantik bir birliktelik idealinin değil, "birlikte olamamanın" yapısal, insani ve ekonomik nedenlerinin masaya yatırıldığı cesur bir yüzleşmeydi. Böylece bir örgütlenme biçiminden çok, bir düşünme pratiği olarak kolektif bilincin ontolojisi irdelenmiş oldu. Bir kapı aralandı pekâlâ diyebiliriz
Geçiciliğin Ontolojisi: Kavram ve Tarih
Tartışma, “kolektif” kavramın kendisini tanımlama gereksinimiyle başladı. Dernek, vakıf, kooperatif gibi tüzel kişiliklerin yasal çerçeveleri dışında kalan bu "akışkan oluşumların", aslında yeni bir olgu olmadığı vurgulandı. Dada’dan D Grubu’na, Tavanarası Ressamları’ndan Yeniler Grubu’na, tüm bu tarihsel deneyimler, bugünün terminolojisiyle birer kolektif arayışı olarak örnek verilmesi, bu tarihsel süreklilik, bugünkü pratiğin "eski bir arayışa yeni bir kavramsal etiket ataması" olduğunu göstermekte.
Bu zeminde, belki de oturumun en estetik tespiti belirdi: Geçiciliğin ontolojisi. Kolektifler, kalıcı kurumlar olmak için değil, belirli bir sanatsal gereksinime yanıt vermek, bir hareket yaratmak için doğarlar. Bu açıdan bakıldığında, iç dinamikler değiştiğinde veya ihtiyaç bittiğinde "ölmeleri" bir başarısızlık değil, doğalarının bir gereğidir. Değer, kurumsallaşmanın katı yapısında değil, bu sürekli yenilenen akışkanlıkta yatar.
İç Gerilim: "Ruh" mu, "Kariyer" mi?
Peki, doğası geçici olsa da bu yapıları "vaktinden önce" dağıtan nedir? Tartışmalar, sorunun sadece dışsal olmadığını, asıl ikilemin "içeride" başladığını gösterdi. Kolektiflerin, ortak bir felsefe, etik duruş veya yoldaşlık, ruh birlikteliği temelinde mi, yoksa sadece bireysel kariyerler için bir "sıçrama tahtası" olarak mı kurulduğu sorusu, "samimiyet" testinin merkezini oluşturdu. Pandemi sonrası keskinleşen bireysel hayatta kalma mücadelesinin, ortak üretim ruhunu zayıflattığı gözlemi, bu iç gerilimi doğruladı.
Etik İkilem: "Güvencesizlik" ve "Hayatta Kalma" Paradoksu
Bu iç samimiyet sınavı, kaçınılmaz olarak dış dünyanın en somut gerçeğiyle, ekonomiyle kesişti. Sanatçıların üretim yapabilmek, malzeme alabilmek ve en temelden "var olabilmek" için fona (maddi desteğe) duyduğu zorunlu gereksinim ile bu fonu kabul etmenin getirdiği "etik yük" arasındaki açmaz, oturumun ana gündemini oluşturdu. Kullanılan kaynağın kökeni veya gündemine ilişkin taşınan etik çekinceler ile üretime devam etme zorunluluğu arasındaki gerilim, "bağımsızlık" ilkesi ile "hayatta kalma" paradoksunu iyice açığa çıkardı.
Oturumda bu durumun, "güvencesizlik" sorununun farklı bir yüzü olduğu tespiti yapıldı. Ekonomik gereksinim, kimi zaman utanç duygusuyla gizlenip, daha profesyonel bir başlık altında, örneğin "kurumsal ilişkiler" ile ifade ediliyordu. Oysa bu karamsar tablo içinde, Müstakil Ressamlar'dan verilen tarihsel örnek, alternatif bir yolu gösteriyordu: Danslı çay partileri gibi yollarla kendi sergilerini finanse etme pratiği, "imece" ve öz-finansman geleneğinin sanat alanındaki somut bir yansımasıydı.

Bellek Krizi: Eylemin Önceliği, Tarihin İhmali
Bu varoluşsal gerilim, kendini ikinci bir krizde daha gösterdi: Eylemin önceliği karşısında belleğin ihmali. Türkiye’deki kolektiflerin, doğaları gereği "eylem öncelikli" olduğu, tüm enerjinin bir sonraki sergiyi ya da etkinliği yapmaya harcandığı, bu yüzden arşivlemeye, kendi belleğini oluşturmaya kaynak ve zaman ayıramadığı tespiti acı bir gerçek olarak belirdi. Uçuculuk potansiyeli yüksek sosyal medya kayıtları gibi "bilgi" birikimlerinin, küratöryel bir akılla sınıflandırılmış, erişilebilir ve sistemli bir "arşiv" ile karıştırılmaması gerektiğinin altı çizildi.
Zorunluluktan Gönüllü İmeceye Geçmeliyiz
Tüm bu tespitler, varolan yapıların çoğunun "zorunluluktan" kurulmuş ittifaklara benzediğini ortaya koyuyor; fon bulma zorunluluğu, mekân tutma zorunluluğu. Bu zorunluluklar bittiğinde veya bireysel bir çıkar yolu belirdiğinde, yapı da çözülüyor.
Oysa çözüm, Türk kültürüne ait temel birleştirici ve yükseltici güç olan "imece" değerinin yeniden anımsanmasında yatıyor. İmece, bir zorunluluktan çok, gönüllü bir dayanışma ve ortak bir amaç için "ruh" birleştirme eylemi. Bu uygulama bize üç temel ilke öğretir: Karşılıksızlık, eşitlik ve süreklilik. Günümüzün "proje bazlı" ve "araçsal" kolektif ilişkilerinin aksine imece, kısa vadeli bir ortaklığı değil, proje ötesi, sürdürülebilir bir "birlikte olma hali"dir.
Sanatın Kapalı Devresini Kırmalıyız
İmecenin ufku, sadece plastik sanatlar sanatçılarının kendi arasındaki dayanışmasıyla sınırlı değil. Gerçek kolektif bilinç, sanat alanının diğer tüm alanlar gibi kendi çemberine sıkıştırıldığı küresel sistemde, kendi kapalı devresini kırmasını gerektiriyor. Sanat, sadece sanatı ilgilendiren bir mesele değil; matematikçinin ispatındaki denklemi, fizikçinin evren kavrayışını, filozofun adalet arayışını, sosyologun toplumsal yapıları sorgulamasını da etkileyen/dert edinen, onlarla beslenen ve onları zenginleştiren bir alan. Kolektif yapıların, bu disiplinlerarası imeceye, uygarlığın ortaya koyduğu tüm alanlardaki üreticilerle "yoldaşlık" kurmaya da alan açması, yalnızca Türk üretim ortamını değil tüm dünyanın soluk almasını sağlayacaktır.
Kamusal İmece
Oturumdaki tartışmalar, büyük ölçüde "sanat ortamı" aktörlerinin kendi iç dinamiklerine odaklandı. Kolektiflerin en temel varoluşsal krizlerinden biri de "kamu" ile, "izleyici" ile kurması gereken ilişki. İmece, yalnızca üreticiler arasında değil, üretici ile toplum arasında da kurulabilir. Sanat kolektiflerinin, izleyiciyi "tüketici" olarak gören edilgen konumdan çıkarıp, onu da sürecin bir parçası, bir "katılımcı" ve "yoldaş" olarak gören "kamusal imece" modelleri geliştirmesi, belki de "birlikte kalmanın" ötesinde, "birlikte var olmanın" en kalıcı yoludur.