"Şiir, ruhla konuşur, farklı kültürlerden sesleri dinleyerek ve paylaşarak gerçek bağlantılar kurabiliriz." UYGARLIĞIN ORTAK DİLİ ULUSLARARASI SÖYLEŞİ DİZİSİ 10
NURDURAN DUMAN Kalenin Sesi olarak, dünyanın farklı ülkelerinden şair, yazar ve başka alanlarda öne çıkan imzalarla yaptığımız söyleşi dizimizi, İskoç-Cezayirli şair Janette Ayachi (1982) ile sürdürüyoruz.
Glasgow doğumlu Ayachi, Stirling Üniversitesi'nde Film Medyası ve İngiliz Edebiyatı, Edinburgh Üniversitesi'nde Yaratıcı Yazarlık okudu. Şiirleri, düzyazıları ve denemeleri birçok dile çevrildi. The Mermaid, The Girl and The Gondola (Black Wolf Edition, Fabio Perla resimleriyle), Hand Over Mouth Music (Pavilion, Liverpool University Press) ve QuickFire, Slow Burning (Pavilion, LUP, 2024) adlı kitapların yazarı. Hand Over Mouth Music 2019'da Saltire Şiir Kitabı Ödülü'nü aldı; QuickFire, Slow Burning İskoçya Ulusal Kitap Ödülleri ve 2024 Laurel Ödülü'nde finale kaldı. BBC sanat programlarında düzenli yer alıyor, uluslararası festivallerde performanslar sergiliyor ve sanatçılarla iş birlikleri yapıyor. Şu anda üçüncü şiir kitabı Corpus Mysticum üzerinde çalışıyor; seyahat anısı Lonerlust ve ilk romanı Sweet Figs için temsilci arıyor.

Metninizi oluştururken diliniz, kültürünüz, yaşadığınız yer ve çağınız sizin için nasıl bir kaynak?
İlk şiir kitabım daha çok kişisel olana odaklanmıştı. Her şairin ilk toplamı, bize anlatılan ilk öyküleri, dünyaya karşı ilk tepkilerimizi ve en yakın çevre olarak ailemizden öğrendiklerimizi kayıt altına almanın bir yoludur. Yuvadan ayrılıp yeni göç yolları açarak kendi kanatlarımızla uçmaya başladığımızda, kucakladığımız manzaralardan ve yeni kültürlerden sürekli esin alırız. Elbette bu, yapıta sızan bir kaynaktır; benim için ise özellikle yabancı topraklar böyledir; hiçbir şey duyularımı yeni bir kenti ya da ülkeyi keşfetmekten daha fazla harekete geçiremez.
Dil konusuna gelince, yalnızca İngilizce yazıyorum ve bazen bunun beni kısıtlayıp kısıtlamadığını ya da ustalığıma odaklanmamı mı sağladığını merak ediyorum. Sürekli yeni sözcükler, yeni anlamlar ve dilimin kolaj benzeri, çok yönlü özellikleriyle denemeler yapmanın yeni yollarını öğreniyorum. İlahi olandan gelen bu ışık kodlarını ve sezgisel bilgi akışını memnuniyetle kabul ediyorum. Yine de çevirinin gücüne minnettarım, çünkü o olmasaydı sözcüklerim birçok kulağa boş gelirdi.
Bazen doğru çağda yaşayıp yaşamadığımı merak ediyorum. Gülünçtür, kendi sesimi bulmadan önce Viktorya dönemi İngiltere'sinde yaşıyormuş gibi yazardım, çünkü ilk okuduğum kitapların çoğu o dönemin ortamında geçiyordu! Klasikleri okumaktan ve farklı zamanlarda yaşadığımı düşlemekten hiç yorulmam.
İlk esin ya da fikir kıvılcımından son noktaya yaratım sürecinizin omurgası nedir? Asla ödün vermediğiniz ilkeniz, yazma rutinleriniz var mı?
Bazen keşke bir yazma rutinim olsaydı derim! Gerçek şu ki, ben o tip A kişiliğinde biri değilim; romanımı yazarken bile kendime günde belli sayıda sözcük yazma zorunluluğu koymadım! Doğal akışta yaşamayı tercih ediyorum; sayfa beni çağırdığında, bir tür vecd haline girerek isteyerek oturuyorum. Bu çağrıya yanıt verebilecek kadar boş zamanım olduğu için şanslıyım.
Mum ışığının hızında hareket ediyorum; yerçekiminin bedenimle etkileşimine izin veriyorum ve düşüncelerimi, fikirlerimi yakalayan mürekkep dokusuna boyun eğiyorum. Çoğunlukla yatakta yazarım! Bunun sürecim hakkında ne söylediğini bilmiyorum! Viktorya tarzı yazı masamda da. Kurgu dışı metinler ve şiir her zaman önce elle yazılır; romanı dijital biçimde yazabilirim çünkü karakterler yaratıyorum; ama kendimi kapıların ötesine gönderdiğimde—bir temsilciyi değil—elle yazıyorum. Antika dolma kalemler topluyorum; bir sürü küçük mürekkep şişem ve renklerim var. Bu dağınıklıktan gerçekten keyif alıyorum! Bu yönüyle bir sanatçıyım.

Sipariş üzerine bir şey yazmam gerektiğinde işler değişir; önce araştırma yaparım, sonra notlarımdan yola çıkarak karalama halindeki parçaları tam biçimli bir şiire dönüştürürüm.
Benim için en önemli şey günlük tutmaktır. On altı yaşımda başladım ve hâlâ hepsi bende; her şeyin not edilebildiği bir defter yığını... Hiçbiri kusursuz değil ama zamanı geldiğinde bilinç akışının kömüründen parlatılmaya hazır elmaslarla dolular. Bir şair ve daha iyi bir gelecek için umut, inanç şifa adına yazar.
Bugünün dünyasında şiirin işlevini nasıl görüyorsunuz; bir metnin etik sorumluluğu ve dönüştürücü gücü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Şiir şifadır. Ruhla konuşan dildir. Büyük bir dönüşüm gücüne sahiptir. Ama ifade özgürlüğünün gücüne de inanıyorum; herkes kendi gerçeğini söyleyebilmeli ve herkesin gerçeği farklı bir bakış açısından gelir—dolayısıyla herkesin ahlakı ve etiği de aynı olmayacaktır. Peki bir metin etik olabilir mi? Büyük olasılıkla bireysel düzeyde hayır; ancak bir kişi, ortak bir görüşte birleşmiş bir topluluğun sözcülüğünü yapıyorsa belki.
Tüm seslerin duyulması önemli, susturulmamalıyız. Sözcüklerin inanılmaz bir gücü vardır, onlar “büyüdürler” (spells), bu nedenle İngilizcede “spelling” (heceleme/yazım) deriz; bilgiyi bu şekilde aktarırız. Daha fazla bilgi, zihinde daha geniş sinir yollarının açılması demektir; zihindeki uyuşmuş güçlerin uyanması demektir.
Daha fazla bilgi, daha geniş sinir yollarının açılması, zihindeki uyuyan güçlerin açılması demektir. Farkındalık anahtardır; yalnızca üç saniyelik kaydırma veya medya kanalları gibi duyarsızlaştıran bir dille, soğuk, yanlış bilgilendirilmiş sözcük yığınıyla, sığ düşüncelerle, anlamsızlıkla, üçüncü gözü susturan donuk bilgilerle değil, daha derin bir şeyle, şiirle olur bu. Şiir, bizi karanlık seçkinlerin dayattığı komalardan uyandırır. Gücünüzü geri alın! Kendiniz için düşünün, herkes için yazın ve kitlelere konuşun!!
Soy kütüğümü sınayan bilimin büyüsüyle uğraşırken, çoğumuz gibi benim kanımın ve DNA hücrelerimin de büyük topraklar boyunca çapraz tozlaşma olduğunu keşfettim. İber'den Kuzey Afrika'ya, İskoç'tan Baltık'a, İtalyan'dan Orta Doğu'ya; sekiz farklı ulustan tohumlandığımı saydım ve bunu son derece çarpıcı buldum. Bizler, tüm dünyaya yayılmış birçok zamanın ve yerin yeryüzüne ait anlatıcılarıyız. Hepimiz birbirimize bağlıyız. Bunda bir uyum var, bir dinginlik var; barış var.
Şiir, özellikle günümüzde barış inşasına ve kültürlerarası anlayışa ne gibi katkılarda bulunabilir? Biz, şairler dünya barışı için ne yapabiliriz?
Dünya barışı düşüncesiyle yola çıktığımızda, özellikle de bu kavram hiçbir zaman bütünüyle başarılamamışken, nereden başlarız? Dünya barışı, ancak kendi içimizde barışı bulduğumuzda sağlanabilir. Bir kişi iyileşmeyi gerçekleştirdiğinde, içsel çalışmayı yaptığında, zifiri karanlıkta bir ışık yanar. Dünya barışı, artık karanlığın kalmadığı andır.
Aydınlık ve karanlık, iyi ve kötü zamanın başından beri var olmuştur; bu bir karşıtlık değildir, biri diğeri olmadan var olamaz. Hepimiz yaşamımızın bazı anlarında gölgelerle dans ediyor olacağız, bu yüzden dünya barışı büyük olasılıkla ulaşılamaz bir şeydir. Ancak kişisel barış yapılabilir bir şeydir. Ve barış çemberlerinde devinmek, kendi topluluğunuzu bulduğunuzda olanaklıdır. Bu sürekli bir çabadır; sonlu bir şeye ulaşmak değil, evrimleştikçe sürekli değişmek ve dönüşmek olan, insan olmanın bir parçasıdır. Barış, sevginin genişlemiş yüksek bilincinde gezinen dalgalı girdaptır.
Şairler, insanlığı birleştirmek için bu kavramları sözcüklere döken sihirbazlar. Şairler, insanlık durumu boyunca onun yörüngesini en keşifsel ve en keskin görme biçimleriyle izleyebilen ve dalgalandırabilen yegâne sanatçılardır.
Metinleriniz başka dillere çevrilirken nelere öncelik veriyorsunuz? Çevirmenle bir ilişki kurup hedef dilin okurları ve kültürel bağlamıyla etkileşimde bulunuyor musunuz?
Hayır, bana gönderilen “habercinin”, benim zaman çizgimde olan ve benim görümle aynı hizada biri olduğuna yürekten inanıyorum. Eğer çevirmenin benim anlamımı tanımlamakta berbat bir iş çıkaracağına inanırsam, büyük olasılıkla öyle yapacaktır. Bu yüzden, hiçbir olumsuzluk barındırmadan, sözlerimi paylaşmalarına yardım ettikleri için onlara teşekkür ediyorum. Eğer güveniniz ve minnettarlığınız varsa, hiçbir şey çeviride yitip gitmez.

Türk okurlara ne söylemek istersiniz?
Şairler turist değil, kâşiftir. Deneyimin tam alımlayıcısı olmak için yaşar ve severiz. Öyleyse Türkiye, beni o hayret verici, olağanüstü ülkenize çağırın! Bırakın etrafınızı saran beş denizin sularında yıkanayım, atalarınızın görgüsüyle hazırladığınız yemekleri yiyeyim, seslerinizi duyayım ve gözyaşlarınızı tadayım, bırakın o leziz reçellerinizi ve süslü bardaklarda Türk çaylarınızı içeyim; mitlerinizi, tarihlerinizi ve rüzgârlarınızı dinleyeyim. Ve bırakın kalbim etkilensin ve ona toprağınızın bende uyandırdıklarını yazmaya mecbur hissettireyim.
Ve o zamana dek esen kalın. Bizler, dünyanın diğer bölgelerine daha fazla sevgi sığdırmak için alan açarken, aynı zamanda kapımızın eşiğinde, varlık pencerelerimizin dışında ve ruhumuzun panjurlarının ötesinde belirene de yer açarken. Mevsimler değişirken, sevgimiz daha da genişleyip daha uzaklara erişirken; böylesine güzel bir çevrede büyümenin bu ayrıcalığına, bu onuruna sahip olduğunuzu bilmenin huzurunu duyun.