Çanakkale Savaşları’nın tarihsel mirasını bilimsel çalışmalarla gün yüzüne çıkarmayı ve doğru bilgiyi gelecek kuşaklara aktarmayı amaçlayan Çanakkale Savaşları Enstitüsü, akademik çalışmalarıyla kentin hafızasına ışık tutuyor. ÇOMÜ Tarih Bölümü Araştırma Görevlisi Dr. Buğra Terzi, Çanakkale Cephesi’nde henüz yeterince bilinmeyen gelişmeleri, Mustafa Kemal’in 22 Ekim 1915 tarihli taarruz emrini ve tarihçinin geçmişi günümüz siyasetinden bağımsız ele alma sorumluluğunu Kaleninsesi’ne anlattı.

Çanakkale, yalnızca kazanılmış bir savaşın değil, hâlâ araştırılmayı, belgelerle yeniden okunmayı ve doğru kaynaklarla gelecek kuşaklara aktarılmayı bekleyen büyük bir tarihsel mirasın adı. Aradan geçen bir asrı aşkın zamana rağmen Çanakkale Savaşları'nın askerî, siyasi ve toplumsal yönleri üzerine yapılacak çalışmalar, geçmişe ilişkin bilinenleri yeniden değerlendirme fırsatı sunuyor. Özellikle harp cerideleri, askerî yazışmalar ve dönemin arşiv belgeleri, savaşın seyrine ilişkin bugüne kadar yeterince üzerinde durulmayan ayrıntıları gün yüzüne çıkarıyor.
Kaleninsesi Gazetesi olarak Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Tarih Bölümü Araştırma Görevlisi, aynı zamanda Çanakkale Savaşları Enstitüsü Dış İlişkiler Koordinatörü Dr. Buğra Terzi ile gerçekleştirdiğimiz özel röportajda, Çanakkale Cephesi'nde yaşanan kritik gelişmeleri, Mustafa Kemal Atatürk'ün askerî öngörüsünü, savaş döneminde propagandanın rolünü ve tarihsel olayların günümüz siyasi tartışmalarından bağımsız değerlendirilmesinin önemini konuştuk.
Röportajın dikkat çeken başlıklarından biri, Mustafa Kemal'in 22 Ekim 1915 tarihinde verdiği ancak üst komuta kademesinden onay alamadığı genel taarruz hazırlığı oldu. İngilizlerin tahliye hazırlıklarının Osmanlı tarafınca önceden fark edildiğini ortaya koyan bu emir, Çanakkale Savaşları'nın son bölümüne ilişkin farklı bir tarihsel ihtimali de gündeme getiriyor.
İNGİLİZLERİN TAHLİYESİNİ ÖNCEDEN ÖNGÖRDÜ, TAARRUZ EMRİ VERDİ
Birinci Dünya Savaşı sırasında Çanakkale Cephesi'nde yaşanan gelişmeler, 1915 yılının sonbaharında farklı bir aşamaya taşındı. İtilaf kuvvetlerinin Osmanlı savunmasını aşma girişimleri sonuçsuz kalmış, Anafartalar bölgesinde ilerleyişleri durdurulmuştu. Cephedeki askerî dengelerin değişmesiyle İngilizler açısından tahliye seçeneği gündeme gelmeye başladı.

Dr. Buğra Terzi, Mustafa Kemal'in 22 Ekim 1915 tarihli taarruz emrinin, İngilizlerin tahliye hazırlıklarının Osmanlı tarafınca sanılandan çok daha önce fark edildiğini göstermesi bakımından önemli olduğunu belirtti.
İngilizlerin 18 Mart ve 25 Nisan tarihlerindeki girişimlerinde Osmanlı savunmasını aşamaması üzerine 6 Ağustos'ta Anafartalar bölgesine yeni birliklerle çıkarma yaptığını hatırlatan Terzi, Mustafa Kemal'in 8 Ağustos'ta Anafartalar Grubu Komutanlığına atanmasının ardından Kocaçimen-Conkbayırı ve Kireçtepe'de kazanılan başarılarla İngiliz ilerleyişinin durdurulduğunu ifade etti.
Terzi, sürecin devamını şöyle anlattı:
“İngilizlerin baskın ve sürpriz avantajını kaybetmesiyle her geçen gün operasyonun başarılı olma ihtimali de azalmıştır. İngilizlerin her hamlesine karşı Mustafa Kemal Bey kumandasındaki Anafartalar Grubu birlikleri şiddetle ve başarıyla karşılık vermiştir. Bunun üzerine İngilizlerin muharebeyi kazanma ümitleri tükenmiş ve ekim ayıyla birlikte tahliye konusu İngiliz kabinesinde ciddi şekilde tartışılmaya başlanmıştır.
Bu doğrultuda Ian Hamilton görevden alınmış ve yerine tahliye durumunu raporlaması için General Charles Monro atanmıştır. Ekim ayında İtilaf kuvvetlerinin bölgeden küçük gruplar hâlinde ayrılmaya başlaması Osmanlı istihbarat raporlarına yansımıştır. Mustafa Kemal Bey, İngilizlerin bir kısım kuvvetini çektiğini ve daha fazlasını çekme ihtimalinin yüksek olduğunu görerek kalan kuvvetleri ‘denize dökmek’ maksadıyla 22 Ekim'de genel hücum hazırlığı emrini vermiştir.”

Terzi'ye göre bu emir, İngilizlerin tahliye operasyonunu Osmanlı tarafının hiçbir şeyden haberi olmadan gerçekleştirdiği yönündeki yaygın tarihsel algıyı sorgulatıyor. Mustafa Kemal, karşı tarafın hareketliliğini takip ederek tahliye ihtimalini önceden değerlendirmiş ve bu durumu askerî bir fırsata dönüştürmek istemişti.
LİMAN VON SANDERS'İN TEDBİRLİ TUTUMU TAARRUZU ENGELLEDİ
Mustafa Kemal'in hazırladığı taarruz planının uygulanabilmesi için 5'inci Ordu Komutanı Liman von Sanders'in onayı gerekiyordu. Ancak Alman general, topyekûn bir saldırı yerine öncelikle topçu bombardımanı, makineli tüfek ateşi ve keşif birlikleriyle sahadaki durumun kontrol altına alınmasından yanaydı.
Terzi, Mustafa Kemal'in taarruz için lojistik ve taktik hazırlıkları tamamladığını, ancak beklediği onayı alamadığını belirterek şu değerlendirmede bulundu:
“Mustafa Kemal Bey, taarruz için tüm lojistik ve taktik şartları hazırlayıp 5’inci Ordu'dan taarruz onayı beklemiştir. Ancak 5'inci Ordu Kumandanı Liman von Sanders oldukça tedbirli davranmış; topyekûn bir taarruz yerine topçu bombardımanı, makineli tüfek ateşi ve keşif kollarıyla sahaya hâkim olduktan sonra taarruz yapılması gerektiği kanısını taşımıştır.
Mustafa Kemal'in 29 Kasım için planladığı ‘keşif taarruzu’ dahi 28 Kasım günü üst makamlarca ‘bazı esbabdan dolayı’ durdurulmuştur. Bu taarruz gerçekleşmiş olsaydı İngiliz tahliyesi askerî tarihe bir ‘başarı hikâyesi’ olarak geçemeyecekti. Kendi komutanları Liman von Sanders'in de ifade ettiği gibi İngiliz birlikleri yarımadayı ya ağır zayiatlar vererek ya da Osmanlı kuvvetlerine esir olmak suretiyle terk etmek zorunda kalabilirdi. Taarruz, İngilizlerin planlı ve kayıpsız çekilişini büyük bir askerî felakete dönüştürebilirdi.”

Terzi, Mustafa Kemal'in bu süreçteki askerî öngörüsünün yalnızca tahliye ihtimalini fark etmesiyle sınırlı olmadığını, olası bir saldırı için ayrıntılı hazırlıklar yürüttüğünü de vurguladı. İngilizlerin çekilme ihtimaline karşı gözetleme faaliyetlerinin artırılmasını isteyen Mustafa Kemal, önceki taarruzlarda yaşanan kayıpları dikkate alarak siperlerin zikzaklar çizerek düşman hattına yaklaştırılması ve tel örgülerin etkisiz hâle getirilmesi gibi taktik ayrıntılar üzerinde de durdu.
Terzi, “Mustafa Kemal Bey, İngilizlerin niyetini 22 Ekim'de, yani çok erken bir safhada öngörmüştür. Fırsatın kaçırılmaması için birliklerini hücuma hazırlamış, komuta heyetlerine gece gündüz gözetleme görevi vermiştir” ifadelerini kullandı.
SAVAŞIN BİR DİĞER CEPHESİ: PROPAGANDA VE BASIN
Çanakkale Savaşları yalnızca cephedeki askerî mücadeleyle sınırlı değildi. Savaşın toplum üzerindeki etkisi, kamuoyunun bilgilendirilmesi ve cephe gerisindeki dayanışmanın sürdürülmesi açısından basın da önemli bir rol üstleniyordu.
Savaş dönemlerinde devletlerin propaganda faaliyetlerinin tarihsel gerçeklerin topluma aktarılmasını nasıl etkilediğini değerlendiren Terzi, propagandanın harp tarihinin ayrılmaz unsurlarından biri olduğunu belirtti.
“Her dönem örneklerine rastlanabilmektedir. Örneğin savaş zamanında devletler kamuoyunu savaşa ikna etmekle mükelleftir. Bunun için de dönemin anlatılarını ya da yayın organlarını kullanırlar. Çanakkale Cephesi özelinde de en önemli propaganda aracı olarak basın kullanılmıştır.

Cepheye gelen harp muhabirleri aracılığıyla gazetelerde köşe yazıları çıkarılmış ve halkın moral-motivasyonu üst düzeyde tutulmaya çalışılmıştır. Özellikle başkent İstanbul'da halk savaş ile yatıp kalkarken harp muhabirlerinin kaleminden çıkacak haberlere dikkat kesilmiş, bu haberlerdeki güzel gelişmeler cephe gerisindeki sağlık hizmetleri, iaşe ve lojistik yardımların toplanması gibi halkın kendi örgütlenmesiyle yürüttüğü çalışmalara moral olmuştur.”
Terzi'nin bu değerlendirmesi, savaş tarihinin yalnızca cephede yaşanan gelişmeler üzerinden okunamayacağını, dönemin basınının ve toplumun savaş karşısındaki tutumunun da tarihsel araştırmalarda önemli bir yer tuttuğunu ortaya koyuyor.
TARİHÇİ GÜNÜMÜZ SİYASETİNİN DEĞİL, TARİHSEL GERÇEKLERİN PEŞİNDE OLMALI
Tarihsel olayların günümüzde siyasi tartışmalara konu edilmesi, geçmişin hangi yöntemlerle araştırılması ve aktarılması gerektiği sorusunu da beraberinde getiriyor. Terzi, tarihçinin öncelikli sorumluluğunun yaşanmış olayları kendi dönemin koşulları içinde, belgelere dayanarak ve neden-sonuç ilişkisini gözeterek incelemek olduğunu belirtti.
“Tarih; geçmişte yaşanmış ve bitmiş insan faaliyetlerini yer ve zaman göstererek, sebep-sonuç bağlamında, belgelere dayanarak ve tarafsız bir biçimde inceleyen sosyal bilim dalıdır. Her devlet tarihinden referans noktaları almalıdır ancak güncel siyasetini yaşanmış ve bitmiş olaylar üzerine inşa etmemelidir. Çünkü her dönemin dinamikleri ve konjonktürü farklıdır.
Her alanda olduğu gibi siyasetin de kendi dinamikleri içerisinde güncellenmeye ve dünya düzeninin gerekliliklerine göre evrilmeye ihtiyacı vardır. Bu sebeple geçmişteki bir olayı günümüz bakış açısıyla değerlendirmek, geçmişin neden-sonuç ilişkisini bütünüyle yok saymak anlamına gelir ve sağlıklı bir sonuca varılamaz.”
Cumhuriyet'in kuruluş döneminin de kendi tarihsel koşulları içinde değerlendirilmesi gerektiğini belirten Terzi, bu dönemin sıradan bir siyasi değişim süreci olarak ele alınamayacağını ifade etti. Cumhuriyet'in olağanüstü şartlarda kurulduğunu, 1924 ve 1930 yıllarında çok partili hayata geçiş girişimleri yaşandığını ancak bu denemelerin kalıcı bir siyasi düzene dönüşemediğini hatırlattı.
Terzi, günümüzdeki siyasi bakış açılarının Cumhuriyet'in ilk yıllarına doğrudan taşınmasının tarihsel değerlendirmeyi güçleştirdiğine dikkat çekerek, tarihçinin güncel siyasi tartışmalara göre pozisyon almaması gerektiğini vurguladı.
“Günümüz siyasi tartışmaları içerisinde tarihçilerin herhangi bir yeri yoktur, olmamalıdır da. Bir tarihçinin görevi tarihimizde yaşanmış ve bitmiş olayları günümüz siyasetini gözetmeksizin doğru bir şekilde aktarmaktır. Günümüzdeki siyasi olayları tarihî olaylara referans göstermeye çalışan tarihçiler yok değildir ancak bu durum onların tarihçi kişiliğini değil, bütünüyle siyasi kişiliklerini ortaya çıkarmaktadır.”
ÇANAKKALE SAVAŞLARI ENSTİTÜSÜ KURULMA SÜRECİ
Terzi'nin tarihçinin sorumluluğuna ilişkin değerlendirmeleri, Çanakkale Savaşları'nın bilimsel yöntemlerle araştırılması ve doğru kaynaklarla toplumla buluşturulması ihtiyacını da gündeme getiriyor. Bu noktada Çanakkale Savaşları Enstitüsü, kentin tarihî ve kültürel mirasını akademik disiplin içerisinde araştırmak, yeni çalışmalara zemin hazırlamak ve tarihsel bilginin istismar edilmesinin önüne geçmek amacıyla faaliyet gösteriyor.
Çanakkale Savaşları Enstitüsü Müdürü ve Kaleninsesi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Utkan Emre Er'in verdiği bilgilere göre enstitünün kuruluş sürecinin arkasında, Türk Şehitlikleri İmar Vakfı'nın tarihî mirası koruma ve gelecek kuşaklara aktarma misyonu bulunuyor.
1926 yılında cemiyet statüsünde teşekkül eden, 1969 yılında ise vakıf statüsüne dönüşen Türk Şehitlikleri İmar Vakfı; Çanakkale Şehitler Abidesi, Anadolu Hamidiye, Rumeli Mecidiye ve Nara Barbaros şehitliklerinin inşası başta olmak üzere pek çok kalıcı hizmete imza attı. Vakıf, Çanakkale'nin tarihî hafızasında önemli yere sahip bu eserler aracılığıyla bölgedeki varlığını maddi ve manevi olarak sürdürmeye devam ediyor.
Ancak vakfın çalışmaları yalnızca tarihî yapıların inşası ve korunmasıyla sınırlı kalmadı. Çanakkale Savaşları'nın üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmesine rağmen bu alandaki akademik çalışmaların henüz istenilen seviyeye ulaşmadığı değerlendirmesi, bilimsel araştırmaları merkeze alan profesyonel bir kuruma duyulan ihtiyacı da ortaya çıkardı.
Utkan Emre Er, enstitünün kuruluş gerekçesini şu ifadelerle aktardı:
“Toplumsal ve millî hafızamızda müstesna bir yere sahip olan Çanakkale Savaşları'nın üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmesine rağmen bu alandaki akademik çalışmaların henüz istenilen seviyeye ulaşmadığı müşahede edilmektedir. Çanakkale'nin tarihî ve kültürel değerlerini bilimsel bir disiplinle gün yüzüne çıkaracak, bu mirası evrensel bir marka hâline getirerek her türlü istismardan koruyacak profesyonel bir kuruma duyulan ihtiyaç, hem akademi dünyası hem de sivil cemiyet tarafından fark edilmiştir.”
Bu ihtiyaç doğrultusunda Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Çanakkale Savaşları ve Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı ile Türk Şehitlikleri İmar Vakfı arasında 7 Mart 2018 tarihinde “Eğitim ve Akademik Danışmanlık İşbirliği Protokolü” imzalandı. Bu protokolle Çanakkale Savaşları Enstitüsü'nün idari ve ilmî altyapısı oluşturuldu.
TARİH BİLİNCİNİ TOPLUMLA BULUŞTURMAK
Enstitünün temel hedeflerinden biri de akademik bilgi üretimini üniversite sınırlarının dışına taşıyarak toplumun farklı kesimlerine ulaştırmak. Türkiye'nin farklı üniversitelerinden çok sayıda akademisyenin enstitü çalışmalarına destek verdiğini belirten Utkan Emre Er, bilimsel araştırmaların ve akademik iş birliklerinin kurumun faaliyetlerinde önemli bir yer tuttuğunu ifade etti.
Dr. Buğra Terzi de tarih bilincinin genç kuşaklara aktarılmasında üniversitelerin yanı sıra sivil toplum kuruluşları ve basının önemli sorumluluk üstlenmesi gerektiğini düşünüyor. Terzi, günümüzde akademisyenlerin ürettikleri bilgiyi daha geniş kitlelerle buluşturabilecek imkânlara sahip olduğunu belirterek şu değerlendirmede bulundu:
“Genç neslin tarih bilincinin maalesef gün geçtikçe azaldığını düşünen tarihçilerden birisiyim. Bunun önüne geçmek için tarihçilerin kişisel çabalarından ziyade en büyük iş STK'lara ve basına düşmektedir. Çünkü günümüzde mesleği tarihçi olan akademisyenler üniversite dersliklerine sıkışmış durumda, dar bir zümreye bilgilerini aktarabilirken mesleği tarihçilik olmayan kişiler halkın tarih bilincine yön vermektedir.
Oysaki günümüz teknolojisinde gerçek tarihçilerin STK'lar ve basın aracılığıyla daha geniş bir kesime tarih bilincini taşıması oldukça kolaydır. Bu sebeple bu faaliyetleri oldukça kıymetli bulmaktayım. Her tarihçinin genç kuşaklara gerçek tarihi aktarmasını zaruri olarak görmekteyim.”
Çanakkale Savaşları Enstitüsü'nün kuruluş amacı da bu noktada anlam kazanıyor. Tarihî mirası yalnızca anmak ve korumak değil, bilimsel araştırmalarla anlamlandırmak, farklı kaynakları karşılaştırmak ve doğru bilgiyi toplumla buluşturmak, Çanakkale tarihinin gelecek kuşaklara aktarılmasında önemli bir sorumluluk olarak öne çıkıyor.



