Son yaprakların, şiirle bir ilgisi olmalı. Her mısra, yeryüzüne düşen bir güz yaprağı. Her biri gözyaşı…
Sonbaharın şiirle bir ilgisi olmalı. Yaprakların yeşilden soluk renklere geçişi gibi gelebilir sizlere. Ama Güz’ün rengi kahvedir, turuncu ve altın sarısı. Yaşamın başka türlü bir boyutu.
Sanki bu mevsim, yılın şiiridir. Hüzünlü bir şiiri… Ayrılıklar ve sevdalar dolu; dolu dizgin ama dingin bir şiir. Yaşam ve canlılığın ayrılığı, dinginlik ve karın buluşması.
Özellikle de kasım ayı… Kasım ki güzün son çocuğu. Son sevdası.
Her mevsimin insanda bıraktığı da başkadır, her sevdanın canlılığı ve hüznü de, her şiirin yürekte bıraktığı da…
Sevdada başkadır bu mevsimde, ayrılıkta…
**
Nazım Hikmet, sanki sonbaharda geri gelmesi mümkün olmayan hatıraları, kalemiyle ve kağıdı ile buluşturur.
“çiçekli badem ağaçlarını unut.
değmez,
bu bahiste
geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.
ıslak saçlarını güneşte kurut
olgun meyvelerin baygınlığıyla parıldasın
nemli, ağır kızıltılar…
sevgilim, sevgilim,
mevsim
sonbahar…”
***
Atilla İlhan ise dökülür dallardan usulca. Kaleminin mürekkebi ile usul usulur sonbahar rüzgarlarını döker kağıda. Sanki sonsuz bir gece hüznüdür o anda. Akşamdır, çünkü. Akşamdır. Yaprakları dökülür. Der ki,
“nasıl iş bu
her yanına çiçek yağmış
erik ağacının
ışık içinde yüzüyor
neresinden baksan
gözlerin kamaşır
oysa ben akşam olmuşum
yapraklarım dökülüyor
usulusul
adım sonbahar”
***
Turgut Uyar ise ruhun en iyi anlatımını kalemde buluyor. Sevgisi acıyor. Sonbahar hüznünde sevgisi acıyor. Sanki acısını dizelere gömüyor.
“Tavrım bir çok şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
İlkbahar geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
Sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse
Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filan da gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar”
***
Atahol Behramoğlu ise, Sonbaharın ilk günlerindeki gibi karşılıyor bizleri, satırlarının arasından. Serinliği, yoklukla özdeştirmişçesine yaşıyor. Yok olacakmışçasına her şeyi ve herkesi affetme büyüklüğünü gösterirmişçesine yaşıyor. Bağışlıyor, dünyayı. Ruhu özgür kılınmışçasına sevmeye başlıyor; yine, yeniden ve daima… Dostlarını. Sanki bir yokluğu koca varlıklarla dolduruyor.
“Eylül sabahının serinliğini
Yaprakların serinliğini
Ciğerlerime dolduruyorum
Sessizlik ve serinlik
Birleşiyor
Yıkanmış güvercinler
Ve çok uzakta bir tren sesi
Her zaman yeniden başlamak duygusu
Doğuyor içimde
Her uyanışımda
Düşmanlarımı bağışlıyorum
Daha çok seviyorum dostlarımı
Her uyanışımda
Eylül sabahının serinliğini
Yaprakların serinliğini
Yüreğime dolduruyorum”
***
Her bir dize, insanın teninde sonbaharın esintisi gibi… Nedendir bilinmez, sonbahar ayrılık gibi. Dingin bir terk ediş. Dingin bir kahve rengi ve sarı.
Sevmek, heyecan ve mutluluk en kadar yaşamdan ise ne kadar insandan ise, hüzün ve ayrılık da öyle.
Her şey her duygu insandan.
Şairler, usta kalemleriyle çölde bir bardak su olma derdinde. Ya da kendi çöllerinde su bulma… Her mısra, yeryüzüne düşen bir sarı güz yaprağı.