Siyaset masa başında değil sahada yapılır. Kahvede, düğünde, cenazede belli olur kimin ne olduğu. Millet seni orada tartar, orada notunu verir. Lafla değil, duruşla ölçer. Bu işte lafı çok olan değil, yükü omuzlayan yürür. Çünkü bu yolda yarım adımla, tereddütle, “aman”la ilerleyemezsin.
Bunu al, koy siyasetin ortasına…
İlçe veya belde başkanı değiştirilecek, mahalle temsilcisi belirlenecek, köyde kim sahaya çıkacak belli olacak… Sen hâlâ “bekleyelim, kimseyi kırmayalım” diyorsan, iş daha başlamadan bitmiştir. Mesela düşün; çalışmayan ama hatırı var diye birini yazdın listeye… Sahaya çıkmaz, telefon açmaz, seçim günü ortada yok. Ama gerçekten çalışanı sırf birilerini küstürmemek için dışarıda bıraktın. Sonuç ne? Onlarca adam kağıt üstünde var, sahada yok.
Bu iş böyle yürümez. Teşkilat dediğin, iş yapana görev vermekle kurulur. Herkesi idare edeyim derken elindeki gücü dağıtırsan, ilk sıkıntıda o yapı çöker.
Açık konuşalım…
Siyasette “beklemek” çoğu zaman korkudur.
“Vicdanım el vermedi” dediğin şeyin yarısı da acemiliktir. Siyasetin temelinden gelmeyen, hiç partide çalışmamış adam bu işte zorlanır. Ne yapacağını bilemez, hata yapmaktan korkar, elini taşın altına koyamaz.
Ama temelden yetişmiş adam farklıdır; teşkilatın içinden gelmiştir, sahayı bilir, insanı tanır, işleyişi çözmüştür. O yüzden daha cesurdur. Hata yapar ama geri durmaz, yürür. Çünkü bilir ki siyaset masa başında değil, sahada öğrenilir.
Taşra siyasetinin gerçeği de nettir:
Sabah elini sıkan, akşam kahvede konuşur.
Buna bakıp geri duracaksan, bu iş sana göre değil.
Bu işte ölçü basit:
Doğru bildiğini, bedeli neyse ödeyerek yapmak.
“Şu alınır mı, bu kızar mı, oy gider mi…” diye siyaset olmaz. Siyaset duruşla olur. Duruş denilen şey; Eğilip bükülmeden, doğru bildiğini yapmak. Gerekirse yalnız kalmak ama yamulmamak.
Unutma…
Bu millet yumuşak adamı değil, masaya vuran sert adamı sever.
Gerisi laf.
Çünkü bu memlekette hâlâ bir gerçek değişmedi:
Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz.