SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

İpekli dokunuş (16.07.220)

Yazının Giriş Tarihi: 16.07.2020 12:24

Başrolü olduğumuz kendi hayatımızda yardımcı oyuncular ile birlikte hayat sahnemizin perdesinin açıldığı andan kapanacağı ana kadar oyunumuzu oynamaya devam ederiz. Oyun boyunca yardımcı oyuncular, mekanlar, objeler sürekli bir değişim içindedir. Bazıları kalıcı olmak ile birlikte bazıları gelip geçicidir. Ancak, baki ve en kalıcı olan ise Başrol dediğimiz kendimizizdir; çünkü bu oyun bizim kendi hayatımızdır.  

Kendi hayatımızda hep başrolde kalabiliyor muyuz?

“hayat benim, başrol benim” dedim; fakat hep başrol olarak kalabiliyoruz mu Sevgili Okur? Hayatımızda seçimler yaparken de başrolde miyiz, yoksa yardımcı oyuncusu hatta seyircisi mi oluyoruz oyunun?

Aldığımız rol her ne ise bunu biz mi istedik? Ne düşünüyoruz o rol için? Ne kadar mutluyuz onu oynamaktan?

“Hayır Diyebilme Sanatı” kitabının bölümlerinden birinde büyüdükçe kendi hayatımızda ne kadar rol alabildiğimiz, seçimlerimiz ve kendi isteklerimiz arasındaki kararlarımızdan nasıl etkilendiğimizin anlatıldığı satırlar bu soruların cevabı niteliğinde karşımıza çıkıyor. Şimdi o satırlara kulak verelim:

Kendimizi özgürce ifade edebilme ve kendimiz olabilme becerimizi karanlığa hapsettiğimizde, yaşamın fazlasıyla uzağına düşeriz.

“… Genç bir birey olarak etrafına göre yaşamayı, etrafına göre şekillenmeyi, birtakım kültürel ve toplumsal kalıplarla yaşamaya alışmak zorunda olduğunu öğrenir. Bütün bunlar arasında sağlıklı bir denge kurmaya çalışır.

Bunca kalıp karşısında kendi varlık ve benlik sınırlarını korumanın bir yolunu bulma çabasına ya girer ya da girmez.

Artık bir yetişkin olduğunda varlık ve benlik sınırlarına duyduğu ihtiyaç daha da artar. Yapacağı ya da yapamayacağı her seçimin bütün bir hayatına mal olabileceğini bilir. Ancak çocukluğundan beri kişisel sınırları tanınmamış, özel alanına saygı gösterilmemiş, kaybetme ve reddedilme korkularına yenilerek kendini ortaya koyamamış, sorunlarından kaçınmaya çalışıp her talebi kendine görev edinmiş, fedakârlığı bedeninin bir refleksine dönüştürmüş hangi birey “hayır” demeyi becerebilir ki? Neyi neden seçip seçmediğine nasıl karar verebilir? Kendini ne kadar tanıyordur ki ne istediğinden ya da istemediğinden emin olabilsin?

… Büyük bir kaygılar silsilesi içinde bireyin kendi varlık ve benlik sınırlarının farkında olması, ne istediğini ve ne istemediğini bilmesi, yapacaklarının ve yapmayacaklarının ayrımına varması aslında ne kadar mühim değil mi?

Dışarıya şekil vermek için içerideki şekli bozmanın bedeli ağırdır.

Kendimizi özgürce ifade edebilme ve kendimiz olabilme becerimizi karanlığa hapsettiğimizde, yaşamın fazlasıyla uzağına düşeriz.

Kim bilir belki de yapmak zorunda kaldığınız seçimlerinizle barışmayı öğrettiniz kendinize.

Hayat yaptığımız seçimlerden ve onlardan duyduğumuz hislerimizden ibaret. Başrolü olduğumuz hayatımızın seçim aşamalarındaki tercihlerimiz hayatımızın seyrini önemli ölçüde etkilemekte ve biz işte tam da o anlarda kendimizi istediğimiz gibi ifade etmediğimizde, edemediğimizde kendi yaşamımızın uzağına düşmekte oluyoruz. Hatta öyle bir zaman oluyor ki istemediğimiz tercihler yapıyoruz, dışarıya şekil vermek için içimizdeki şekli bozuyoruz. Bunun bedelini de ağır ödüyoruz.

Sahi Sevgili Okur, biz neden seçim yaparken başrolünde olamıyoruz hayatımızın?

Hepimizin bu soruya verecek cevabı var elbette. Cevaplarımız kendi hayatlarımıza münhasır; ancak bir o kadar da aynı aslında birbirimiz ile. Kimimiz bu cevapları söylerken kendi sesini hiç duymadı dışarıdan, hep içinde yaşadı. Kimimiz sesini avaz avaz çıkarırken duyuluyorum zannetti ama onu dinleyenlerin kulakları, gönülleri kapalıydı. Kimimiz de “Hayır Diyebilme Sanatı” kitabında dediği gibi yapmak zorunda kaldığı seçimlerle barışmayı öğretti kendisine.

Gözlerimizi geçmişimizin ve bugünümüzün gerçeklerine açtığımız zaman özgür iradeden olabildiğince yararlanırız.

Kolay değil elbette seçimler yapmak. Çoğu seçim bir mücadeleyi de beraberinde getiriyor. Her mücadele de duyguları… O mücadele anında bazen karşımızdakinin sevgisi kucak açıyor bize, anlaşabiliyoruz; bazen de karşımızdakinin öfkesiyle başa çıkmaya çalışıyoruz. Başa çıkmak bazen susmak oluyor bizim için, bazen öfkeyle karşılık vermek, bazen de öfkemizi kontrol etmek… Arada kaybolup giden ise özgür irademiz, isteklerimiz oluyor. “Bir Psikiyatristin Gizli Defteri” kitabı bu durumu şu satırlarla açıklıyor:

“Bir ilişkiyi sürdürebilmek için öfkemizi tutup kendimizi ifade etmekten kaçındığımız zamanlar az mıdır? Peki ya canı istediğinde öfkesini salıveren insanlar? Kimilerinin bu davranışı yanına kar kalır, bir bedel ödemez; kimileri de öfkesini kontrol altında tutmayı öğrenip acı çeker. Bazıları ise öfkeyi ifade etmenin sağlıklı bir yolunu bulur.

Jason’ın özgür irade konusundaki sorusu hayli derin bir soruydu. Hepimizin özgür iradesi vardır; ama ancak gözlerimizi geçmişimizin ve bugünümüzün gerçeklerine açtığımız zaman özgür iradeden olabildiğince yararlanırız.

 

Sahne bizim, hayat bizim, rol bizim.

Hepimize iyi oyunlar!

 

Yaptığımız seçimler bizim özgür irademizi gösterir, özgür irademiz ise hayatımızın şartlarına; bu da demektir ki geçmişimizin ve bugünümüzün gerçeklerine göre şekillenir. Her seçim bir mücadeledir ve bilinmelidir ki her mücadele hafızalarımıza kazınan, hiç unutulmayan anılar haline gelir. Bu sebeple bizim ne dediğimiz ne yaptığımız kadar bize ne denildiği ne yapıldığı da çok önemlidir.

Dilerim ki hayatımızın istediğimiz her anında başrolü olabiliriz ve içinde olduğumuz her rol bize kendimizi iyi hissettirir.

Ve yine dilerim ki hafızalarımızda hatırlamak isteyeceğimiz anılarımız unutmak isteyeceğimiz anılarımızdan daha fazla olur.

Sahne bizim, hayat bizim, rol bizim.

Hepimize iyi oyunlar Sevgili Okur!