SON DAKİKA
Hava Durumu

İpekli dokunuş (11.06.2020)

Yazının Giriş Tarihi: 11.06.2020 09:52

“Kadın” dediğimiz, “Erkek” dediğimiz değil de; “İnsan” dediğimiz…

“Hayvan” dediğimiz, “Bitki” dediğimiz değil de; “Canlı” dediğimiz…

“Eşya” dediğimiz, “Çöp” dediğimiz değil de; “Varlık” dediğimiz…

“Öldürmek” dediğimiz; “Öldürülmek” dediğimiz değil de; “Yaşamak” dediğimiz…

Ne kadar az an var hayatlarımızda, dünyamızda…

 

Şüpheli bir şekilde bir erkek tarafından öldürüldüğü düşünülen Aleyna ÇAKIR da; karısı tarafından zehirlenerek öldürülen Sezai HARMAN da bir insan. Karnında bebeğiyle yediği bombalı ananas yüzünden ölen fil de; susuz bırakılıp solan bitki de bir canlı. Eşya diye bir kenara fırlattığımız da; “Çöp oldu bu artık.” diyerek çöpe attığımız da bir varlık. Irkı, dini, dili, cinsiyeti yüzünden öldüren, öldürülen her şey de bir yaşam.

Biz bu yaşananları nasıl anlatıyoruz kendimize, çocuklarımıza?

Nil KARAİBRAHİMGİL yazdığı köşe yazısında bu soruya şöyle cevap vermiş; “Koronanın kötü bir virüs olduğunu anlattım ona. İnsanın nasıl ölümcül bir virüse dönüşebildiğini anlatamıyorum.” İşte bu sorunun ve daha nice soruların cevaplarını taşıyan, her bir satırı derin anlamlar yüklü o köşe yazısı;

 

“Oğluma akşamları uyumadan bir kitap okuyorum. Kitapta diyor ki, “Herkes ağaç gibidir. Binbir şekilde dünyaya gelir. Hangi ağaç olduğunu seçemezsin ama nasıl büyüyeceğini seçebilirsin.”
O sayfa farklı ağaçlarla dolu. Her akşam o birini seçiyor, ben birini. Dikkatle baktığında bazılarının küçüklüğüne rağmen iddiasını, inceliğine rağmen taşıdıklarını, seyrek yapraklı olmasına rağmen süsünü görüyorsun. Rengarenk yapraklarını...
Her akşam o sayfa, bizim için koca dünya. O farklılıklar en büyük zenginliği. O sayfada herkes ağaç. Herkes eşit. Rengi, gövdesi, kökü, yaprağı, cinsi ne olursa olsun eşit. Ağaç işte. Büyüdüğünde nasıl ağaçları ‘ağaç’ paydasında eşitleyecekse, insanları da ‘insan’ paydasında eşitlesin isterim.
İnsan tuhaf mahlukat, diyemiyorum ona, kendisi tamamen tesadüfen bir ülkede, bir aileye doğar, sonra da hemen rütbelerin peşinde koşar. “Beni diğerlerinden üstün yapan bir şey var mı, herhangi bir şey” diye delicesine arar, çoğu zaman bulur bir şey, rahatlar ve hemen ilk bulduğu yükseltinin üzerine çıkar ve ilan eder üstünlüğünü.
Sonra da kıpırdayamaz o kaidelere çıkanlar. Orada sıkılmamak için daha da çok bağırmaları, daha da çok ilan etmeleri gerekir üstünlüklerini. Neresinden yakaladıysa artık o üstünlüğü, farklılığına yapışıp kalır.
Bazen bu insanlar büyüdüklerinde, kaidelerinde durmaktan o kadar çıldırmış olurlar ki, bir insanın, sırf teni siyah diye mesela, gırtlağına 8 dakika 46 saniye boyunca bastırıp onu öldürebilirler bile... Diyemiyorum.
O insan o sırada “nefes alamıyorum” dese de, çaresizce annesini istese de, duymazdan gelir, o nefesi ondan dizleriyle esirgemekten geri durmazlar demeye dilim varmıyor. Yüzyıllardır insanlığın, farklılık savaşları, üstünlük savaşları, bu kaide savaşlarıyla dünyayı kana buladığını söylemiyorum ona. Kadınla erkeğin bile, eşit kelimelerle çağrılmadığını, hayatta çoğu zaman erkeğin bir kaidenin üzerinden kadına seslendiğini ve canını yaktığını henüz bilmiyor.
Koronanın kötü bir virüs olduğunu anlattım ona. İnsanın nasıl ölümcül bir virüse dönüşebildiğini anlatamıyorum. Bir insanın bir diğerini nasıl 8 dakika 46 saniye boyunca nefessiz bırakabildiğini söyleyemiyorum.
Eğer çocuklarımızın rahat nefes alabildiği bir dünyada yaşamasını istiyorsak, farklılıktan güç alıp gırtlağa inen o dizlere karşı çıkmalıyız. Karşı olmalıyız ama önce. Bu dili, bu kaideleri, bu ayrımcılığı gösterenlere yüksek sesle “yapamazsın” demeliyiz. Yerlere, göklere, dilimize, alnımıza yazmalıyız: Bizi ayıramazsınız. Ayıklayamazsınız. Ayıplayamazsınız.
Biz türlü türlü ağaçlarız ve bir orman gibi beraber nefes alır, güneşe birlikte uzanır, köklerimizle yere birlikte tutunuruz.”

Anlatamıyoruz Sevgili Okur, ne kendimize ne de çocuklarımıza bu yaşananları anlatamıyoruz. Peki ırkı, dini, dili, cinsiyeti fark etmeksizin herkesin eşit olduğunu ve yaşam hakkına sahip olduğunu anlatıyor muyuz? Biz bu vahim, üzücü, utanç verici anlara yenileri eklenmesin diye; o anlar önlenebilsin diye bir şeyler yapıyor muyuz? Evet; değişim istiyoruz, değişimi umut da ediyoruz; peki olsun diye çabalıyor muyuz? Değişim olanları oturup seyretmek ya da sadece bir iki gün orada şurada yaşananların sadece konuşmasını yapmakla olmuyor. Asıl değişim kendi küçük dünyamızda elimizin uzanabildiği, sesimizin duyulabildiği yerde hakları öğrenerek, öğreterek, anlatarak, göz yummayarak oluyor. Şu bir gerçek ki, Dünya kendi küçük dünyalarımızda yaptığımız değişimlerle değişecek, güzelleşecek; cinayet ile kıyım ile ölüm dolu değil; sevgi ile, umut ile, eğitim ile, yaşam dolu bir yer olacak. Ne demiş Nazım HİKMET “Davet” şiirinde;

 

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak

ve ipek bir halıya benziyen toprak,

bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,

yok edin insanın insana kulluğunu,

bu dâvet bizim...

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

ve bir orman gibi kardeşçesine,

bu hasret bizim...

 

Etkileşim içinde yaşayan varlıklar olarak dünyayı değiştirmek kendi küçük dünyalarımızda yaptıklarımızla, yapacaklarımızla mümkün Sevgili Okur. Kendimizi geliştirmemiz, eğitmemiz bir insanın değişmesi demektir. İnsanın değişmesi demek ailenin, toplumun, ülkenin, dünyanın değişmesi demektir. Nil KARAİBRAHİMGİL’in köşe yazısında da dediği gibi;

Eğer çocuklarımızın rahat nefes alabildiği bir dünyada yaşamasını istiyorsak, farklılıktan güç alıp gırtlağa inen o dizlere karşı çıkmalıyız. Karşı olmalıyız ama önce. Bu dili, bu kaideleri, bu ayrımcılığı gösterenlere yüksek sesle “yapamazsın” demeliyiz. Biz türlü türlü ağaçlarız ve bir orman gibi beraber nefes alır, güneşe birlikte uzanır, köklerimizle yere birlikte tutunuruz.”

 

Ne yazıktır ki, rahat nefes alabildiği bir dünyada yaşamasını istediğimiz her yeni nesil bu sorunların içine, bu sorunların daha kötüsüne doğup büyüyor; hatta çoğu büyüyemiyor, nefes alamıyor… Biz de her geçen gün onlarla bu sorunların içinde, daha kötüsünde yaşamaya çabalıyoruz. Onlar gibi bizler de çocuk olduk. Şimdi ise onları yetiştireniz, büyüteniz. Mustafa Kemal ATATÜRK;

“Çocuklar geleceğimizin güvencesi, yaşama sevincimizdir. Bugün çocuğunu yarının büyüğü olarak yetiştirmek hepimizin insanlık görevidir. Çocuklar her türlü ihmal ve istismardan korunmalı, onlar her koşulda yetişkinlerden daha özel ele alınmalıdır. Bütün umudum gençliktedir.”

diyerek hem çocukların hem de onları yetiştirenler olarak hepimizin yaptıklarının ve yapacaklarının ne kadar önemli olduğunu bu sözleri ile bizlere anlatmış. Hep hatırımızda olması gereken bir nokta da şu ki; bizim yetiştirdiğimiz, yetiştireceğimiz o çocuklardan öğrenecek çok şeyimiz var: sevgi, iyilik, barış, hoşgörü, arkadaşlık ve daha niceleri...  

Her nesil, her insan, her varlık daha iyi; barış, sevgi ve hayat dolu dünyada yaşamayı hak ediyor, “yaşamayı” hak ediyoruz. Böyle bir yaşam bizlerin, gelecek nesil olan çocuklarımızın elinde. “Yaşam” hepimizin ellerinde... Umarım ki; hepimiz hem şimdi hem de gelecekte; birer ağaç olduğumuz şu dünyada ölümsüz ağaçlar olabiliriz, nice ölümsüz ağaçlar dikebiliriz. Umarım ki bizim yapamadığımızı çocuklarımız yapar ve hem şimdi hem de gelecekte bize örnek olarak ölümsüz ağaçlar olabilirler, dikebilirler.

Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne

Allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar

Oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında                                                  

Dünyayı çocuklara verelim

Kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi

Hiç değilse bir günlüğüne doysunlar

Bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı

Çocuklar dünyayı alacak elimizden

Ölümsüz ağaçlar dikecekler.

 

Rengarenk yapraklı, kökleri derin, gövdesi sağlam ağaçlarla dolu bir ormanda yaşamamız umuduyla…

En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.