SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

Yazıyorum (29.05.2020)

Yazının Giriş Tarihi: 29.05.2020 09:40

Rahmetli İsmail Akkaya’yı Biga ilçesinin Savaştepe Köyünün muhtarı olduğu zaman tanıdım.

Bir zamanlar Osmanlının Sancak Merkezi,  günümüzün de ilçesi olan Biga, bütün kültürlerin harmanlandığı,  tam anlamı ile bir Türkiye mozaiğidir.

 93 olarak bilinen, Osmanlı Rus Harbinin bir sonucu olarak yaşanan büyük göç dalgasında en çok göçe alan Biga’nın demografik yapısı Yörük, Manav, Muhacir, Çerkez, Boşnak, Pomak  kültürün iç içe yaşandığı bir yerdir.

Göç nedeniyle bir araya gelmiş her türlü kültürün iç içe yaşamasına rağmen köyler ve halk arasında sen şusun, sen busun gibi saçma bir ayrım hiçbir zaman yapılmamış ve iğne ucu kadarda olsa  bir sorun kesinlikle yaşanmamıştır.

 

Biga’nın 108 köyünden bir tanesi olan Savaştepe Köyü de, kültürüne sahip çıkan, yaşamaya ve yaşatmaya çalışan,  Çerkez köylerimizdendir. Aslında Muhacir olmama rağmen, Çerkezleri çok sevdiğim için birçok kimse beni de Çerkez diye bilir.

 

Çerkezlere karşı olan saygım ve sevgim, gençlik yıllarında terör nedeni ile insanların sokaklarda rahat gezemediği, sağ-sol kavgasının eksik olmadığı 1980 yılı öncesinde yaşadığım bir olaya dayanır.

 

 Bir grup öğrenci ile aramızda anlaşmazlık çıkmıştı. Ama erkekliğe halel getirmemek için, belli etmemeye, cesaretle üstüne gitmeye çalışıyordum. Sınıf arkadaşım, Çerkez, Müftülük Şoförlüğünden emekli olan Yaşar Şevik bunu duymuş, yanına başka sınıftan bir Çerkez arkadaşımız olan İstanbul’da İmam-Hatip olarak görev yapan Necdet Fidan’ı da aldı. “Biz arkadaşız, dövüleceksek olsakta beraberiz.” diye tehlike geçinceye kadar beni yalnız bırakmamışlardı.  

 

İnsan bir sevildiğini, birde dövüldüğünü unutmuyormuş. Şayet unutmuş gibi davranıyorsa, unuttuğundan değil işine gelmediğindendir.  Aradan 40 yıl geçmiş olmasına rağmen, Yaşar ve Necdet’in benimle beraber tehlikeye gözünü kırpmadan sırf arkadaşımız olduğu için sahip çıkmalarını ve ikisinin de Çerkez olduğunu hiç unutmadım. Onların şahsında da Çerkezleri hep samimi ve arkadaşları için tehlikeden kaçmayan yiğit ve cesaretli insanlar olarak hatırladım.

 

İsmail Akkaya’da tam anlamı ile tipik, katıksız, organik, içindeki dışında, samimi dost canlısı bir insandı. Allah mekânını cennet etsin…

 

Rahmetli İsmail Saruhan hocam ile birlikte Aksaz köyünün hayrından dönüyorduk, dönüş yolunda İsmail Abilerin arabası bozulmuş, yardımcı olabilmek için durdum. Rahmetli İsmail Hocamla beraber arabadan indik. Ben arabanın sahibi ile birlikte arabanın kaputunu açmış arızayı bulmaya çalışıyoruz, yaşları hayli ilerlemiş olan, iki İsmail kendi aralarında konuşuyorlardı. Ben tam kaputun içine kafamı eğdiğimde bir bağrış kopuyor, ne olduğunu anlamak için baktığımda ise “ Tıp” oynayan çocuklar gibi ikisi de olduğu yer de duruyordu. Bu olay kısa bir zamanda üç beş tekrarlanmasına rağmen nedenini anlayamamıştım.

Ne zamanki arabadaki arıza tamir edeceğimiz cinsten bir arıza olmadığını anladığımızda  arabayı yolda kenara çekip bıraktık. İsmail Hocam, İsmail Abi ve arkadaşı ile birlikte benim arabaya bindiler, Savaştepe Köyüne onları bırakacağız, beraber arabaya bindik gidiyoruz, ama araba ikide bir sallanıyor ve İsmail Abinin meşhur bağırışı arabanın içinde yükseliyor.

 

Sonunda dayanamadım: “Neler oluyor diye sorduğumda” İsmail abi meşhur Çerkez lehçesi ile:  “ Yok bir şey, sen önüne bak.” Diye karşılık vermişti.  Sonradan anladım ki, İsmail Abi, tikli. İsmail Saruhan Hocamda O’nu sıkıştırıyor, İsmail Abi de can havli ile bağırıyordu. İsmail Hocamın öğrencisi olduğum içinde aralarındaki şakalaşmalarını görmemi istemediği için ben baktığımda hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlardı.

 

Savaştepe’ ye ulaştığımızda işim olduğu için hemen bırakıp dönmek istiyorum. İsmail Abi: “Vallahi olmaz, vallahi olmaz, bir ayranımızı içmeden olmaz” diye köy meydanında arabadan inmiyordu. Bizi evine götürdü,  çardağın altında ayranımızı içtik sonra bize, şimdi gidebilirsiniz, Allah yolunuzu açık, işinizi rast getirsin diye yol verdi.

 

Bahsettiğim yıllar 2005-2006 yılları. Duble yol çalışmaları devam ediyor. Biga- Çanakkale duble yolu ihale edilmiş, müteahhit gece gündüz yolu zamanında yetiştirebilmek için gece gündüz çalışıyor. Kaymakam bey her akşam duble yoldaki çalışmaları görmek için bizzat mahalline gidiyor, kaç kilometre çalışma yapıldığını teknik adamlara ölçtürüyor, günlük çalışmaları tutanağa geçirip Valilik Makamına rapor ediyordu.

Kaymakam bey, bir gün mesai haricinde aradı: “Müdür bey, Müteahhidin arabalarını Trafik durdurmuş, çalışma yapmalarına müsaade etmiyormuş. “Git, yol çalışması aksamaması için arabaları benim bırakmalarını istediğimi ilet” dedi.

Aklınıza gelmiştir. Kaymakam seni arayacağına, neden ilgili birim amirini aramıyor da seni arıyor diye aklınıza gelmiştir. Normal zamanlarda veya şimdi böyle bir şey olsa öyle yapılır, yapılması gerekende odur. Ama benim bahsettiğim olay 2005-2006 yılları,  AK Partinin iktidar olduğu, ama muktedir olamadığı yıllar. Kamyonların köy yollarından sorumlu trafik timi tarafından bırakılmayacağını Kaymakam beyde tahmin ediyor, olayı şahitlendirmek için beni arıyor, söylemek üzere de beni gönderiyor.

 

Savaştepe Taş Ocağından 2 km köy yolundan 30-35 kamyon ile duble yola malzeme taşınıyor. Kamyonlar malzemelerin üzerine branda çekmedikleri için trafik arabaları bağlamış bırakmıyor, bırakmadı da. Müteahhide ve Rahmetli İsmail Akkaya ya kaçak malzeme nakline müsaade verdi diye soruşturma açıldı. Soruşturmayı ben yaptığım için, askerliğini İnönü’nün konutunda yapmış bir ve fanatik bir İnönü hayranı olmasına rağmen İsmail Abinin soruşturma esnasında ifadesini alırken Çerkez lehçesi ile indirdiği hatim, o zamanlar beni bir hayli güldürmüştü.  Haksızda değildi. Kendimi bildim bileli, Savaştepe Ocağından malzeme alınmış, ama kabak İsmail Abinin başına patlamıştı.

 

İsmail Abi bizden yaşça hayli büyüktü. Ama ne zaman yanına gitsek, misafirini ayakta karşılar, hürmet eder, gideceğimiz zamanda arabaya kadar geçirdi. Yapma etme desek de dinlemezdi. Daireye geldiğinde de bende ayni muamele ile karşılık vermeye başladım. Ama “ Bana bak biz Çerkez’iz bizim geleneğimiz bu. Küçük büyük, herkesi kapıda karşılar, sokak kapısına kadar yolcu ederiz. Sen bırak yapma, işine bak.” Diye müsaade etmemişti.

 

Çabuk küsen, darılan bir insan değildi. Ama bir gün arkadaşımızın birine telefon şakası yaptığımızı gördü. ”Bana da sakayı siz yapıyorsunuz değil mi?” diyerek kızgın bir şekilde yanımızdan ayrıldı. O olaydan sonra sık sık yanımıza gelip giden İsmail Abi gelmemeye başladı. Yolda denk gelsek görmezden gelmeye başladı.

 

Aradan bir hayli zaman geçmişti ki, hızla işyerine girdi. Şaşırmıştım. “Kusura bakma, senin de günahını almışım. Sizin arkadaşınıza telefon şakası yaptığınızı görünce bana yapılan şakaları da siz yapıyorsunuz sandım. Sana küstüğümü arkadaşlar duyunca, sana şakayı biz yapıyoruz diye itiraf ettiler. Duyunca da hemen köyden kalktım özür dilemeye geldim.” Demişti.

 

Bizim arkadaşımıza yaptığımız şakanın çok daha kötüsünü İsmail Abinin arkadaş grubu da ona yapıyorlarmış. Bıkmış, usanmış, kızıyor  ama kim olduğunu bulamadığı için kendi kendine kızıp duruyormuş. Bizimde telefon ile arkadaşımı şaka yaptığımızı görünce, bana da şakayı demek ki bunlar yapıyor diye düşünmüş, kızmış rahmetli…

 

Güzel insandı. “Tekirdağlı” yazan bir motor bisikleti vardı. Köyü devamlı geçtiğimiz yolumun üzerinde olduğu için zaman zaman yolda denk geliyorduk… Şimdi o yoldan geçerken gözlerim hep arıyor ama yollar aynı yerinde dursa da İsmail Abi artık yok. Hayatımız da “Hoş Bir Seda” bırakıp gitti… Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun…