SON DAKİKA
Hava Durumu
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.

100 yıl önce 100 yıl sonra… (29.04.2021)

Yazının Giriş Tarihi: 29.04.2021 09:51

TRT’nin haber kanalında bir program var. Hafta içi her gün yayınlanıyor.

100 yıl önce 100 yıl sonra adıyla yayınlanan bu program, o tarihlerde İstanbul’da yayınlanan gazete haberlerinden örnekler veriyor. Bazen de, 100 yıl önce dünya basınındaki haberler okunuyor.

 

Türkiye ile ilgili bugün dünya basınında ünlü gazetelerde çıkan ilginç makaleler, 100 yıl önce de Osmanlı coğrafyasına ilişkin benzer görüşlerde makalelerin içeriği bakımından şaşırtıcı benzerliklere rastlıyoruz.

 

Français Times isimli bir gazete de yer alan makalenin tercümesini bir dostum göndermiş, bir de not eklemiş ve demiş ki, “ABD ve AB ülkelerinde çıkan gazetelerdeki makaleler, 100 yıl önceki makalelerle ne kadar örtüşüyor…”

 

Osmanlıya “hasta adam” yakıştırması yapan haber ve yazılar, nedense benzer anlama gelecek ifadeler ile bugün Türkiye için kullanılıyor.

 

Tanıklığını yaptığımız Saddam Hüseyin, Hüsnü Mübarek, Muammer Kaddafi gibi ülke liderlerine “diktatör” deyip, o ülkelere demokrasi vaat eden Batı; Libya, Mısır ve Irak’ta üfürdüğü ve iddia ettiği demokrasi-huzur yerine belirsizlik, umutsuzluk ve insanların can güvenliklerinin askıda olduğu ülkeler haline getirildi.

 

Söz konusu gazete/gazetelerde de 100 yıl önce olduğu gibi, bugünde “diktatör” kavramını köpürten makalelerin kaleme alınması bir tesadüf müdür?

 

Ortadoğu’da başlatılan “Arap Baharı” sonrasında, o coğrafyada yaşatılan zemheri kış, demokrasi, refah ve huzur vaatlerinin sonucudur.

 

Olaylara her zaman sonuca göre bakıyoruz. Oysa sonuç, bir sebepten gelir. Yani, olaylarda sonuçtan ziyade sebebe bakmamız gerekiyor.

 

Derin analizlere, dış mihrak öykünmelerine ve üzerimizdeki sorumlulukları ona-buna ihale edip, fatura kesme alışkanlığımız, yine Ortadoğu ülkelerindeki başlangıca benziyor.

 

Türkiye’deki siyasi parti yasası, seçim sistemi ve buna benzer bir dolu darbe anayasası içerisinde yer alan antidemokratik hukuk içerisinde yönetilen bu ülke, ortaya “lider sultası” denilen bir kavramı da siyasi hayatımızın gerçeği olarak sokuldu.

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a “diktatör”diyen siyasi parti kurmay ve liderlerine bir bakın. Milletvekili belirlemesinden, parti yönetim mekanizmasına kadar liderlerin iki dudağı arasında tespit yapılmıyor mu? Parti liderinin bir gün karşısına rakip çıkma ihtimali olan isimler, bırakın yönetime alınmayı, milletvekili adayı dahi gösterilmiyor.

 

Kim kime diktatör diyor, Allah aşkına!

 

Cumhurbaşkanlığı seçimi doğrudan halkın iradesine verilmesinden sonra, Erdoğan %52 oy oranıyla Türkiye’nin cumhurbaşkanı seçilmedi mi? Yasal çerçeve içersinde kalmadığı iddia ediliyor. Cumhurbaşkanının görevleri ve yetkileri faslını okuduğunuzda, Erdoğan’ın yetki gaspı içerisinde olmadığını görürsünüz. 7 Haziran seçimlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın meydanlara çıkmasını bende tasvip etmedim ama, bunları yapmayı yasaklayan bir yasada yok. Tamamen o makamda bulunanın tercihine bırakılmış.

 

Önceleri seçimle gelen Adolf Hitlere benzetiliyor.

 

Hiçbir şey değil, Hitler’in “Kavgam” isimli kitabını okuduğunuzda, adım adım “diktatörlüğe” nasıl geldiğini çok iyi anlarsınız.

 

Siyasete giren, halkın oyuyla seçilen Adolf Hitlerin seçilmiş bir siyasetçi olmasına rağmen üniforma giymesi, diktatörlüğün en önemli simgesidir.

 

Halkın oyuyla seçilmiş Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine Anayasa’nın verdiği “Başkomutanlık”payesini gerekçe gösterip üniforma giydiğini gören var mı?

 

Erdoğan ilk “diktatör” diyen, Batı matbuat taifesidir.

 

Peşinden bizim bir takım yazar-çizer takımı bu kavram üzerine Erdoğan’a yüklendi. Peşinden siyaset erbabı arkadaşlar, her fırsatta “diktatör” demeyi kurduğu her cümlelerde özne haline getirdiler.

 

Tıpkı Osmanlıya dedikleri gibi, şimdi de Türkiye’ye “hasta adam” yakıştırması yapmaya çalışan Batı’nın bu yeltenmesine, ne yazı ki bu ülkede çeşni ve paralel gazeteci, siyasetçi, emekli diplomat bulabiliyorlar.

 

Türkiye’nin de içinde bulunduğu bu coğrafya, hiçbir zaman huzurlu olamadı. ABD ve Batı’nın hesapları bu coğrafya üzerinden hiç bitmedi. Hesap ve denklemler içerisinde salt Batı yok, Rusya ve Çin’i de hesaba katmalısınız.

 

Dünyanın süper güç ülkeleri, 100 yıl önce Osmanlıyla ilgili bir hesap yapıp bitirdilerse, bugün de değişen bir şey yok. Türkiye için aynı mantalite sürüyor. Halkın yüzde 52 oyuyla seçilmiş bir cumhurbaşkanına “diktatör” diyerek başlayan algı operasyonu, peşinden bizzat bu coğrafyada arzuladıkları projeyi devreye sokmak üzere harekete geçecekler.

 

Avrupa’nın hiçbir ülkesinde seçimlerin %60 katılım oranından öteye gitmemesine rağmen, Türkiye’ye demokrasi dersi vermeye kalkışabiliyorlar.

 

Bu ayıp da bize yeter!