Uysal, çocukların davranışlarını anlamak için yalnızca ne yaptıklarına değil, neler yaşadıklarına ve hangi duygularla baş etmeye çalıştıklarına da bakılması gerektiğini ifade etti.
Son dönemde okullarda yaşanan şiddet olayları toplumda endişe ve kaygıyı artırırken, çocukların ve ergenlerin davranışlarının ardında yatan psikolojik süreçler de tartışılmaya devam ediyor. Akran zorbalığı, bastırılmış öfke, dışlanma, aile içi iletişim sorunları ve dijital dünyanın çocukların gelişimi üzerindeki etkileri, meselenin farklı boyutlarını ortaya koyuyor. Şiddetin önlenmesinde ailelere, okullara ve topluma düşen sorumluluklar da bu tartışmanın önemli başlıkları arasında yer alıyor.
Uzman Klinik Psikolog Aymelek Uysal, Kaleninsesi Gazetesi’ne yaptığı değerlendirmede, çocuklarda görülen şiddet davranışlarını yalnızca ortaya çıkan eylem üzerinden değerlendirmenin, davranışın arkasındaki ruhsal süreçlerin gözden kaçırılmasına neden olabileceğini belirtti. Çocukların davranışlarının yaşadıkları deneyimlerden, kurdukları ilişkilerden ve kendilerini nasıl algıladıklarından bağımsız düşünülemeyeceğini vurgulayan Uysal, çocukların duygusal ihtiyaçlarını anlamanın hem sağlıklı gelişim hem de şiddetin önlenmesi açısından önemli olduğunu kaydetti.

DAVRANIŞIN ARDINDAKİ DUYGUSAL DÜNYAYI ANLAMAK GEREKİYOR
Şiddet olaylarının ardından çoğunlukla dönemin değişmesi, teknolojinin olumsuz etkileri veya ailelerin çocukları üzerindeki denetiminin yetersizliği gibi konuların gündeme geldiğini belirten Uysal, yalnızca görünen davranışa odaklanmanın sorunun anlaşılmasını güçleştirebileceğine dikkat çekti.
Uysal, “Bu tür olayların ardından sıklıkla dönemin ne kadar değiştiği, teknolojinin olumsuz etkileri ya da ailelerin çocukları üzerindeki denetiminin yetersizliği konuşuluyor. Ancak yalnızca ortaya çıkan davranışa odaklanmak, o davranışın ardında yatan ruhsal süreçleri gözden kaçırmamıza neden olabiliyor” dedi.
Bir çocuğun davranışlarını anlayabilmek için yalnızca o gün ne yaptığına bakmanın yeterli olmayacağını ifade eden Uysal, çocuğun bugüne kadar neler yaşadığının, nasıl ilişkiler kurduğunun ve hem kendisini hem de çevresindeki insanları nasıl algıladığının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Uysal, çocukların davranışlarının içinde bulundukları duygusal ve ilişkisel dünyadan bağımsız olmadığını vurguladı.
ŞİDDETİN ARDINDA DEĞERSİZLİK, DIŞLANMIŞLIK VE ÇARESİZLİK OLABİLİR
Çocuklarda görülen şiddet davranışlarını tek bir nedene bağlamanın mümkün olmadığını belirten Uysal, çocuğun mizacının, erken dönem yaşantılarının, aile ilişkilerinin, akranlarıyla kurduğu bağların ve maruz kaldığı toplumsal koşulların birlikte değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.

Çocukların henüz tanımlayamadıkları, anlamlandıramadıkları veya ifade etmekte zorlandıkları duyguları zaman zaman davranışları aracılığıyla dışa vurabildiklerini dile getiren Uysal, saldırganlaşma eğiliminin bazı durumlarda çocuğun yaşadığı güçlüğü anlatma biçimlerinden biri olabileceğini ifade etti. Çocuğun sesini duyurmak, fark edilmek veya içinde bulunduğu durum üzerinde yeniden kontrol sahibi olmak amacıyla aşırı davranışlar sergileyebileceğine dikkat çekti.
Uysal, bu durumu şöyle açıkladı:
“Örneğin yoğun biçimde değersizlik, yetersizlik, dışlanmışlık veya çaresizlik hisseden bir çocuk, bu duygularıyla baş etmekte zorlandığında saldırganlığı bir güç kazanma ya da kontrolü yeniden eline alma yolu olarak deneyimleyebilir. Bazı çocuklar için öfke, altında yatan incinmişlik ve kırılganlık duygularını örten bir baş etme biçimine dönüşebilir.”
Bununla birlikte öfke, dışlanma veya örselenmişlik yaşayan her çocuğun şiddete yönelmediğini belirten Uysal, benzer davranışların her çocuk için aynı psikolojik anlama gelmeyeceğinin altını çizdi. Çocuğu yalnızca “saldırgan”, “problemli” veya “uyumsuz” olarak tanımlamanın yerine, davranışın çocuğun bireysel yaşam öyküsünde nasıl bir anlam taşıdığını anlamaya çalışmanın önemli olduğunu söyledi.
Uysal, “Şiddetin nedenlerini anlamaya çalışmak, şiddeti haklı çıkarmak değildir. Aksine, davranışın ardındaki süreçleri anlayabilmek, hem çocuğun ihtiyaç duyduğu desteği belirleyebilmek hem de benzer olayların önüne geçebilmek açısından gereklidir” ifadelerini kullandı.
AKRAN ZORBALIĞI, ÇOCUĞUN AİDİYET VE GÜÇ İHTİYACINI ETKİLİYOR
Çocukluk ve özellikle ergenlik döneminde akran ilişkilerinin, bireyin kendisini nasıl gördüğü ve ne kadar değerli hissettiği üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğunu belirten Uysal, bir gruba ait olmanın, arkadaşları tarafından kabul edilmenin ve sosyal çevrede kendine yer bulabilmenin bu dönemin temel ihtiyaçları arasında bulunduğunu ifade etti.

Akran zorbalığına maruz kalan bir çocuğun yalnızca arkadaşları tarafından incitilmediğini belirten Uysal, bu durumun çocuğun kendilik değerini, güven duygusunu ve ait olma ihtiyacını da örseleyebileceğine dikkat çekti. Uzun süre dışlanmak, aşağılanmak veya küçük düşürülmek, bazı çocukların kendilerini giderek daha yalnız, güçsüz ve çaresiz hissetmelerine neden olabiliyor.
Zorbalık uygulayan çocukların ruhsal dünyasının da anlaşılması gerektiğini belirten Uysal, bazı çocukların başkaları üzerinde güç kurarak kendi yetersizlik duygularından uzaklaşmaya çalışabildiğini, bazılarının ise ilişkilerinde öğrendikleri baskıcı veya saldırgan tutumları arkadaşlıklarına taşıyabildiğini kaydetti. Bununla birlikte zorbalık yapan her çocuğun aynı motivasyonla hareket ettiğini düşünmenin doğru olmayacağını vurguladı.
Uysal, bu noktada hem zorbalığa maruz kalan hem de zorbalık uygulayan çocuğun ruhsal ihtiyaçlarını görebilmenin önemli olduğunu, ancak bunu yaparken davranışın sorumluluğunun ve sınırlarının göz ardı edilmemesi gerektiğini ifade etti.
DİJİTAL DÜNYADA ÇOCUKLAR HANGİ DUYGUSAL İHTİYAÇLARINI KARŞILIYOR?
Günümüzde çocukların ve ergenlerin sosyal ilişkilerinin önemli bir bölümünün dijital ortamlarda şekillendiğine dikkat çeken Uysal, sosyal medya, çevrim içi oyunlar ve çeşitli dijital platformların çocukların kendilerini ifade ettikleri, arkadaşlık kurdukları ve zaman geçirdikleri alanlara dönüştüğünü belirtti.
Ekran kullanımını değerlendirirken yalnızca çocuğun telefon veya bilgisayar başında kaç saat geçirdiğine odaklanmanın yeterli olmayabileceğini söyleyen Uysal, çocuğun ekranla nasıl bir ilişki kurduğunun ve bu ilişkinin hangi duygusal ihtiyaçlarına karşılık geldiğinin de düşünülmesi gerektiğini kaydetti.
Uysal, gerçek yaşamında kendisini yalnız veya yetersiz hisseden bir çocuğun çevrim içi oyunlarda başarılı olmayı, kabul görmeyi ya da kontrol sahibi olmayı deneyimleyebileceğini belirterek sosyal ilişkilerinde zorlanan başka bir çocuk için dijital dünyanın, yüz yüze ilişkilerin yarattığı kaygıdan uzaklaşabildiği bir alana dönüşebileceğini ifade etti.

Dijital ortamların yalnızca olumsuz etkiler yaratmadığını da vurgulayan Uysal, çocukların maruz kaldıkları içeriklerin, çevrim içi zorbalığın ve denetimsiz dijital etkileşimlerin ruhsal gelişimleri açısından önem taşıdığını dile getirdi. Ailelerin ekran kullanımına ilişkin sınırlar oluşturmasının yanı sıra çocuklarının dijital dünyada neler yaşadığını merak etmelerinin ve bu deneyimler üzerine konuşabilmelerinin de önemli olduğunu belirtti.
Ancak bu ilginin çocuğun kişisel sınırlarını aşmayan, hassas bir yaklaşımla sürdürülmesi gerektiğine dikkat çeken Uysal, çocuğun kendilik gelişimi, sınır koyma becerisi ve bireyselleşebilmesi açısından bu dengenin önem taşıdığını ifade etti.
AİLE İÇİNDE ÇOCUĞUN DUYGULARINA YER AÇMAK ÖNEMLİ
Çocukların duygularını tanımayı, anlamlandırmayı ve ifade etmeyi öğrendikleri ilk yerlerden birinin aile ortamı olduğunu belirten Uysal, erken dönemde bakım verenlerle kurulan ilişkilerin hem çocuğun kendisine hem de diğer insanlara yönelik beklentilerinin gelişmesinde önemli rol oynadığını söyledi.
Bir çocuk öfkelendiğinde, korktuğunda veya üzüldüğünde karşısındaki yetişkinin nasıl tepki verdiğinin, zamanla çocuğun kendi duygularına nasıl yaklaşacağını da etkileyebileceğini dile getiren Uysal, duyguları sürekli küçümsenen, cezalandırılan veya görmezden gelinen çocukların ilerleyen süreçte bu duyguları anlamlandırmakta ve ifade etmekte güçlük yaşayabileceğini belirtti.

Aile içindeki iletişimin yalnızca çocuğa neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlatmaktan ibaret olmadığını vurgulayan Uysal, çocuğun ne hissettiğine, yaşadıklarını nasıl anlamlandırdığına ve davranışlarının ardında neler olabileceğine de ilgi gösterilmesi gerektiğini kaydetti.
Uysal, çocuğun öfkelendiği bir durumda yalnızca “Böyle davranamazsın” demek yerine, “Çok öfkelendiğini görüyorum, seni bu kadar öfkelendiren ne oldu?” diye sorulmasının, çocuğun kendi duygusunu tanımasına ve iç dünyası üzerine düşünmesine alan açabileceğini ifade etti.
Burada çocuğun bütün davranışlarının kabul edilmesinden söz etmediğini belirten Uysal, duyguların anlaşılabildiği ancak zarar verici davranışların sınırlandırıldığı bir ilişki biçiminin önemini vurguladı. Çocuğun öfkelenebileceğini, kıskanabileceğini veya hayal kırıklığı yaşayabileceğini belirten Uysal, bu duyguların başkalarına zarar vermeyi haklı çıkarmayacağını söyledi.
Uysal, çocuğun duygularının anlaşılmasıyla davranışlarına sınır konulmasının birbirinin karşıtı olmadığını, güvenli bir ilişkinin kurulabilmesi için her ikisine de ihtiyaç duyulduğunu ifade etti.
ÇOCUKLARIN VERDİĞİ SİNYALLERİ GÖZDEN KAÇIRMAMAK GEREKİYOR
Çocukların anlaşılma ihtiyaçlarını çoğu zaman çeşitli sinyaller aracılığıyla ortaya koyabildiğini belirten Uysal, aile içinde iletişim kurulmasının, çocuğun kendisini güvende hissetmesinin ve yargılanmadan konuşabileceği bir alan bulmasının önemine dikkat çekti.
Çocuklarda ve ergenlerde görülen şiddet davranışlarını yalnızca bireysel bir sorun veya ailelerin yetersizliği üzerinden değerlendirmenin, meselenin toplumsal ve ilişkisel boyutlarının gözden kaçırılmasına yol açabileceğini ifade eden Uysal, ailenin yanı sıra okul ortamının, arkadaşlık ilişkilerinin, toplumsal değerlerin ve çocukların kendilerini güvende hissedebilecekleri alanların varlığının da bu süreçte belirleyici olduğunu kaydetti.
Özellikle çocuğun davranışlarında belirgin değişiklikler, yoğun öfke, sosyal geri çekilme, sürekli dışlanma veya tehdit içeren söylemler ortaya çıktığında bu durumların önemle ele alınması gerektiğini belirten Uysal, şiddet tehdidi söz konusu olduğunda önceliğin güvenliğin sağlanması ve gerekli profesyonel desteğin alınması olduğunu vurguladı.
Çocukların yalnızca kendilerine ne yapmaları gerektiğini söyleyen yetişkinlere değil, aynı zamanda onları merak eden, anlamaya çalışan, duygularına yer açan ve zorlandıklarında yanlarında kalabilen yetişkinlere de ihtiyaç duyduğunu ifade eden Uysal, çocukların davranışlarını anlamaya yönelik yaklaşımın önemini şu sözlerle ortaya koydu:
“Belki de bu nedenle çocuklarla ilgili sormamız gereken soru yalnızca ‘Neden böyle davranıyor?’ değil, aynı zamanda ‘Bu çocuk neler yaşıyor, ne hissediyor ve bize ne anlatmaya çalışıyor?’ olmalıdır.”
Uysal, bir çocuğun davranışını değiştirebilmenin yollarından birinin, o davranışın ardındaki çocuğu anlayabilmekten geçtiğini belirtti.


