İddia ediyorum; Türkiye’de en çok konuşulan konulardan biri siyasettir. Kahvede konuşulur, dükkânda konuşulur, sofrada konuşulur… Herkesin bir fikri vardır.
Ama iş “gel siyasete gir” noktasına gelince ortalık bir anda sessizleşir. Birçok kişi geri çekilir.
Peki neden?
Sanırım insanlar artık siyasetin emekle ilerlediğine eskisi kadar inanmıyor.
Bakın bunu özellikle söylüyorum. Eskiden siyasetin bir yolu yordamı vardı. Sahaya çıkardın, insanların içine girerdin. Partide, dernekte, ocakta çalışırdın. Rakiplerinle mücadele ederdin. Mahalle seni tanırdı, ilçe seni bilirdi, şehir seni konuşurdu.
Tatlı rekabetler olurdu. Kongreler, Temayül yoklamaları yapılır, ön seçimler gerçekleşirdi. İnsanlar oy verirdi. Oradan çıkan insanın bir hikâyesi olurdu.
Yani siyaset dediğin şey biraz yatay ilerlerdi.
Sahada yürürdün. İnsanların arasından geçerdin. Rakiplerinle kapışırdın. Sonra yukarı çıkardın. Bu yüzden siyasetin içinden çok güçlü aktörler çıkardı. Çünkü o aktörler gerçek bir siyasi mücadelenin içinden gelirdi.
Bugün ise başka bir yol daha var.
Ben bunu çok sevdiğim bir arkadaşımın tabiri ile “dikey siyaset” olarak adlandırıyorum.
Bu yol sahadan gitmez, yukarıdan gider.
Toplum seni tanımayabilir hiç önemli değil, mahalle seni bilmeyebilir oda önemli değil, hatta daha önce hiç siyaset yapmamış biri bile olabilirsin. Yetenekli olmana ya da ciddi bir birikime sahip olmana da çoğu zaman gerek yoktur. Yukarıda iki üç kritik ismi tanıyor ve onlarla iyi ilişkiler kurabiliyorsan çoğu zaman bu yeterlidir.
Böyle bir tabloda emeğe, mücadeleye ve tecrübeye ne gerek var? Üstelik bu durum siyasetin birçok kademesinde görülebiliyor.
Mesela; millet vekil, il başkanı, ilçe başkanı, belediye başkan adayı kim olacak, belediye meclis üyeleri kimlerden oluşacak, il genel meclisi listeleri nasıl yapılacak. Bütün bu süreçlerde çoğu zaman sahadaki emeğin mi yoksa yukarıdaki ilişkinin mi daha etkili olduğu tartışılır durur.
Üstelik bu mesele sadece bir partiye ait de değil. Türkiye’de hangi siyasi partiye bakarsanız bakın, farklı ölçülerde aynı tartışmayı görürsünüz.
Bu da ister istemez sahada çalışan insanların zihninde bir soru işareti oluşturuyor.
Şimdi sahada emek veren bir insan düşünün; Yıllarca çalışmış, partide görev almış. İnsanların düğününe gitmiş, cenazesine gitmiş, kapı kapı dolaşmış…Sonra bakıyor ki bazı insanlar siyasetin basamaklarını bunların hiç birini yapmadan çok daha hızlı çıkıyor.
İşte o noktada insanın aklına şu soru geliyor:
“Ben bu yarışın neresindeyim?”
Çünkü kimse sonucu baştan belli görünen bir yarışa girmek istemez.
Oysa güçlü siyaset sahadan çıkar. İnsanların içinden çıkar. Mücadeleden çıkar. Mücadeleden gelmeyen aktörler kendilerini ne kadar büyük görseler de mücadeleci insanların baktığı yerden ne kadar küçük göründüklerini hiçbir zaman bilemezler.
Yatay siyaset dediğimiz şey tam da budur. Rakiplerinle yarışa girersin, insanlar seni tartar, ölçer, biçer… Sonra gerçekten karşılığı olan biriysen seni destekler ve seçer.
Ama siyaset tamamen dikey hâle gelirse…
Yukarıyla kurulan ilişkiler sahadaki emeğin önüne geçtiğinde siyasetin insan kaynağı zayıflar. Sonunda ortaya çıkan tablo ise bellidir: Siyaset sahnesinde yıllardır değişmeyen aynı isimler.
Siyaset rekabetle güçlenir. Rekabetin olmadığı yerde ise aynı isimler, aynı yöntemler ve aynı sonuçlar ortaya çıkar.
Siyaset bir kısır döngüye dönüşür, ortalık kerameti kendinden menkul, güreşe doymayan pehlivanlarla dolar taşar.
Bugün Türkiye’de konuşmamız gereken mesele de tam olarak budur.
Gerçekten yeni yüzler mi yok?
Yoksa yeni yüzlerin çıkacağı kapı bir yerlerden kilitlenmiş mi?
Peki bu kapı nasıl açılır?
Aslında cevap çok karmaşık değil. Siyasetin kapılarının yeniden sahaya açılması gerekir. İnsanlar yıllarca teşkilatta emek verdiğinde bunun bir karşılığı olacağını bilmelidir.
Oysa bu ülkenin her şehrinde, her ilçesinde siyasete katkı sunabilecek çok sayıda insan var. Mesele bu insanları siyasete dolayısı ile ülkeye hizmet kervanına katabilmektir.
Çünkü güçlü siyaset yukarıdan değil, sahadan doğar.
Ve belki de bugün sormamız gereken asıl soru şudur:
Türkiye’de gerçekten yeni yüzler mi yok?
Yoksa yeni yüzlerin çıkacağı kapı bir yerlerden kilitli mi?