Şehrin Ağabeyleri-Kayda Değer Şeyler

Bu şehirde herkes birbirine “abi” der.

Ama nedense iş şehrin kendisine gelince, ortada abi falan kalmaz.

Toplantı salonları doludur.

Dernekler, vakıflar, platformlar…

Kartvizitler kalın, cümleler uzun, özgüven yüksek.

Ama konu kültüre, tarihe, hafızaya geldi mi o masalarda derin bir sessizlik başlar.

Kayda Değer Şeyler yapmak için uğraşıyorum. Bazı zamanlar oluyor kudretimin yetmediği durumlarla karşılaşıyorum.

Bütçemi aşan, boyumdan büyük işlere yanaşıyorum şehir için...

Yıllardır bu kent için belgesel projeleri üretiyor ve zaman zaman “abilere” sunuyorum.

Akademik temeli olan, nitelikli ekiplerle, üst seviye teknik imkânlarla hazırlanacak; Çanakkale’yi slogandan, broşürden, turistik klişeden kurtaracak işler…

Yani bugün alkış alıp yarın unutulacak değil; yarın utanmayacağımız işler.

Ve bu projelerle şehrin “büyüklerine” gittim.

Hani her konuda fikri olan, her masada bulunan, her cümleye “Biz zamanında…” diye başlayanlara.

İlk soruları şuydu:

“Bunun bize getirisi ne?”

İşte orada mesele netleşti.

Biz bu şehri farklı kitaplardan, farklı kaygılarla okuyorduk.

Onlara şunu söyledim: “Ben Adana’dan bir kamyon karpuz getirip nasıl satarım diye sormuyorum. Şehrin tarihini ve kültürünü anlatacak ilmi ve sinematik bir çalışmanın destekçisi olmanızı istiyorum.”

Bu cümle fazla geldi.

Çünkü bu şehirde bazı kulaklar, kâr içermeyen hiçbir cümleyi duymuyor.

Zaten destek vermek istemeyenler için “üslup” her zaman iyi bir bahanedir.

İçerik rahatsız etmez, duruş rahatsız eder.

Bir başka seferinde, destek yerine akıl aldım.

Malum refleks: “Ben yapmam ama sen şuraya git.”

Oysa 2019’dan bu yana bu proje için defalarca kapı çaldım.

Bu yolda tanıştığım ilk “abi” o değildi.

Ama belli ki herkes birbirini adres göstererek, sorumluluğu ötelemekte ustaydı.

O gün toplantıyı terk ettim.

Çünkü bazı masalar konuşmak için değil, oyalamak için kurulur.

Şunu açıkça yazmak zorundayım: Bu şehirde akademiyle sanatı yan yana koyarak, Çanakkale’nin gerçek hikâyesini anlatmak isteyen biri olarak ben sistemli biçimde reddedildim.

Ve bu reddedişler tesadüf değil.

Çünkü bu şehirde kültür, vitrin süsü olarak sevilir.

Gerçek emek isterse, riskli bulunur.

Sorgulatırsa, tehlikeli sayılır.

Şehrin ağabeyleri;

– Açılış kurdelesi kesmeyi sever

– Fotoğrafa girmeyi önemser

– Ama perde arkasında kalmayı, üretime omuz vermeyi bilmez

Şimdi sormak gerekiyor: Bu şehre gerçekten ne kattınız?

Bir bina mı?

Bir tabela mı?

Yoksa sadece “biz de bu şehrin büyüğüyüz” hissi mi?

Kültür, yatırım değildir.

Sanat, reklam alanı değildir.

Hafıza, “geri dönüş süresi” ile ölçülmez.

Ama şehrin ağabeyleri için her şey hesap tablosudur.

Ve o tabloda Çanakkale’nin ruhu, kalem olarak bile yer almaz.

Bir gün bu kentin hikâyesi yabancı gözler tarafından anlatıldığında,

Arşivler zayıf, anlatılar yüzeysel, bağlam eksik olduğunda…

Kimse çıkıp “neden böyle oldu” diye sormasın.

Çünkü o gün geldiğinde de şehrin ağabeyleri orada olacak.

Yine ön sırada.

Yine konuşmaya hazır.

Ama bu kez,

Anlatacakları tek şey olacak: “Biz zamanında destek olacaktık ama…”

Oysa her geçen gün şehrin hafızası ölüyor.

Evet, tam olarak kelime anlamıyla ölüyor ve yok oluyor.

Kentin, insanın hafızasını taşıyan büyüklerimiz, hak emri gereği vefat ediyor. Tüm anıları, tüm gözlemleri, tüm bildikleri toprağa karışıyor.

Aktarılmadan, gelecek nesillere devredilmeden mazimiz yok oluyor.

Bu yazı bir şikâyet değildir.

Bir vazgeçiş de değildir.

Zira vazgeçmek bana göre de değildir.

Bu yaz Bozköy’de gerçekleştirilen şenliğe çokça “abi” destek verdi, omuz verdi. Ama hepsi de benim eşim, dostumdu. Başka yazının konusu olarak kalsın kenarda...

Bu yazı, bu şehir için sorumluluk alanlarla; sadece “abi” olmayı yeterli görenler arasına çizilmiş bir çizgidir.

Ve o çizginin bu tarafında;

Hesap yapmadan, karşılık beklemeden, alkış istemeden bu kente emek vermeye devam edenler var.

Gerisi, zaten tarihin dipnotudur.