“Toprak, suyla buluştuğunda henüz bir vaat değil, yalnızca bir olasılıktır. Ama emekle yoğrulup ateşte piştiğinde binyıllara meydan okuyan bir varlığa dönüşür. Cumhuriyet’i düşündüğümde aklıma hep bu dönüşüm geliyor: Yorgun bir halkın kendi özünde yeniden biçim bulması, külün içinden sönmemiş bir kıvılcımın yeniden alev alması… Cumhuriyet, o alevi aklın ve bilginin ışığıyla besledi.”
Cumhuriyet’in 103. yılında bir akademisyen, seramik sanatçısı ve Cumhuriyet aydını olarak konuşan Prof. Dr. Tuba Batu, geçmişten devralınan kazanımları geleceğe taşımanın yolunu bilimde, sanatta, üretimde ve eşitlikte olduğunu belirtti. Kadınların kendi seslerini duyurabildiği, gençlerin sorgulayabildiği, farklılıkların zenginlik kabul edildiği bir toplumun ancak ortak emekle kurulabileceğini aktardı.
Kaleninsesi Gazetesi olarak yönelttiğimiz soruları yanıtlayan Batu; Anadolu’nun binlerce yıllık zanaat birikiminden kadınların karar alma mekanizmalarındaki temsiline uzanan değerlendirmelerinde, Cumhuriyet’in tamamlanmış bir eser değil, her kuşağın katkısıyla yeniden biçimlenecek bir emanet olduğunun altını çizdi.
Cumhuriyet’in 103. yılında, Cumhuriyet’in temel değerleri ve kazanımları ışığında Türkiye’nin geleceğine dair düşünceleriniz neler? Gelecek kuşaklara nasıl bir mesaj vermek istersiniz?
Toprak, suyla buluştuğunda henüz bir vaat değil, yalnızca bir olasılıktır. Ama emekle yoğrulup ateşte piştiğinde binyıllara meydan okuyan bir varlığa dönüşür. Cumhuriyet’i düşündüğümde aklıma hep bu dönüşüm geliyor: Yorgun bir halkın kendi özünde yeniden biçim bulması, külün içinden sönmemiş bir kıvılcımın yeniden alev alması… Cumhuriyet, o alevi aklın ve bilginin ışığıyla besledi. Ulu Önder Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü, yüz yılı aşkın süredir üniversitelerimizin, öğretmenlerimizin, araştırmacılarımızın ve sanatçılarımızın yolunu aydınlatan bir pusula oldu. Türkiye’nin geleceği de bu pusulayı ne denli kararlılıkla izlediğimize bağlı. Bilim ile sanatı, eleştirel akıl ile kültürel mirası aynı çarkın üzerinde birlikte döndürebildiğimiz ölçüde, çatlamayan ve ateşe dayanan bir gelecek kurabiliriz.

Bugün iklim krizinden dijital dönüşüme, derinleşen eşitsizliklerden yorulan doğaya kadar pek çok sınavla karşı karşıyayız. Cumhuriyet’in kuruluş ruhu bu sınavlara da ışık tutuyor: Cesaretle yenilenmek, ama kökünden asla kopmamak. Anadolu’nun binlerce yıllık zanaat birikimini, toprağını, sırrını ve ustadan çırağa aktarılan sessiz bilgisini çağdaş tasarımla, sürdürülebilir üretimle ve dünyayla kurulan köprülerle buluşturmak, Cumhuriyet’in çağdaşlaşma idealinin bugünkü en canlı karşılığıdır. Bir çömleğin üzerindeki kadim motif ile yarının tasarımı arasındaki o ince çizgide, Cumhuriyet’in nabzı atmaya devam ediyor.
Gençlere şunu söylemek isterim: Cumhuriyet size rafta bekleyen bitmiş bir eser olarak verilmedi; o hâlâ çarkın üzerinde dönen, sizin ellerinizle yeniden biçim bulmayı bekleyen değerli bir emanettir. Merak etmekten, sorgulamaktan ve üretmekten asla vazgeçmeyin. Bilginizi yalnızca kendi başarınız için değil, toplumun ortak iyiliği için yoğurun. Farklılıklarımızı, bir mozaiği eşsiz kılan renkler gibi bir zenginlik olarak görün ve birbirinize karşı adil olun. Unutmayın; bir mozaik, her parçası yerini bulduğunda bütünleşir. Cumhuriyet de en çok dayanışmanın sıcaklığında yaşar, en parlak ışığını birlikte üretildiğinde verir.

Günümüzde kadın hakları, aile içi ilişkilerde kadının rolü, şiddetle mücadele ve kadınların karar alma mekanizmalarındaki temsili halen yer yer tartışma konusu oluyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türk kadını Cumhuriyet’le birlikte tarihsel bir eşiği aştı. 1926'da Medeni Kanun ile hukuk önünde eşitlik, 1930'da belediye seçimlerinde, 1934'te ise milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı, pek çok Avrupa ülkesinden önce elde edilen kazanımlardır. Bu haklar bize bir başlangıç noktası verdi, ancak bir bitiş çizgisi vermedi. Hukuki eşitliğin gündelik hayatta, iş yaşamında, akademide ve siyasette gerçek eşitliğe dönüşmesi, her kuşağın yeniden sahip çıkması gereken bir süreçtir.
Bu konuların bugün hâlâ tartışılıyor olmasını bir yandan doğal buluyorum; çünkü haklar, ancak canlı bir toplumsal bilinçle korunabilir. Öte yandan kazanımların geri dönüşü olmayan değerler olarak görülmesi gerektiğine inanıyorum. Kadına yönelik şiddet, hiçbir gerekçeyle açıklanamayacak bir insan hakları ihlalidir. Bu alanda yasal düzenlemelerin kararlılıkla uygulanması kadar, önleyici çalışmalar, eğitim, farkındalık ve kadınların ekonomik bağımsızlığını destekleyen politikalar da hayati önemdedir.
Aile, toplumun temel yapı taşlarından biridir; ancak güçlü bir aile, ancak eşitlik, karşılıklı saygı ve şiddetten arınmış bir ilişki zemini üzerinde kurulabilir. Kadınların güçlenmesi aileyi zayıflatmaz; tam tersine, daha sağlıklı, daha dayanıklı ve daha mutlu aileler kurulmasını sağlar. Aile politikalarını kadının eğitim, çalışma ve kamusal hayata katılım hakkıyla birlikte düşünmek zorundayız.
Karar alma mekanizmalarındaki temsil meselesi ise yalnızca bir sayı meselesi değildir. Kadınların yönetimde, bilimde, sanatta ve yerel yönetimlerde söz sahibi olması, alınan kararların toplumun tamamını kapsamasını sağlar. Kadınlar, kentlerin nasıl kurulacağından eğitim politikalarına, kültürel mirasın korunmasından iklimle mücadeleye kadar her alanda farklı ve vazgeçilmez bir bakış açısı taşır.
Bir akademisyen ve sanatçı olarak yıllardır kadınlarla birlikte katılımcı sanat projeleri yürütüyorum. Bu çalışmalarda gördüğüm şey şu: Kadınlara alan açıldığında, birlikte ürettiklerinde ve sesleri duyulduğunda, ortaya çıkan şey yalnızca bir eser değil, güçlü bir dayanışma ağıdır. Cumhuriyet’in kadınlara açtığı yolu genişletmek, bu dayanışmayı kalıcı kılmakla mümkün olacaktır.
Cumhuriyet’imizin 103. yılı kutlu olsun.


