Okul Kapısında Vedalaşan Anne-Babalar Ülkesi Olmayalım

Aslında bu haftaki yazım bambaşkaydı.

Başka bir konuyu ele alacaktım.

Ama içimizi yakan haberler peş peşe gelince

kalem elimde ağırlaştı.

Şanlıurfa’da ve Kahramanmaraş 'ta Okullarda yaşanan şiddet olayları, çocukların hedef olduğu görüntüler…

Bir baba olarak içimden sadece yazmak değil, haykırmak geldi.

Ben de bugün köşemden haykırmaya karar verdim.

Daha önceki yazılarımda da, farklı başlıklar altında bu tehlikeye dikkat çekmeye çalışmıştım.

Toplumsal sertleşmenin artışını yazdım,

gençler arasında büyüyen öfkeyi yazdım,

okullarda yaygınlaşan akran zorbalığını yazdım.

Bu konuyu ele alırken; eğitim sisteminden mesleki eğitime, sosyal medyanın kontrolsüz etkisinden dijital oyunların şiddet diline,

televizyon dizileri ve programlarında normalleştirilen sertlikten, çocuklarımızın rol model arayışına kadar birçok başlıkta görüş ve önerilerimizi de belirtmiştik.

Ama görüyorum ki mesele artık uyarı sınırını geçti.

Artık bu bir çığlığa dönüştü. Çünkü bu artık bir haber değil. Bu artık bir istisna değil. Bu, görmezden gelirsek yarın hepimizin kapısını çalacak bir tehlike.

Oysa okul dediğimiz yer;

annelerin dualarla uğurladığı, babaların akşam saatini beklediği, çocukların en güvende olması gereken yerdi. Şimdi ise içimize bir korku düştü.

Kapıdan girerken değil, çıkarken göreceğimizin garantisini arıyoruz.

Dünyaya bakıyoruz,

Gazze’de yıllardır çocuklar ölüyor.

Okullar bombalanıyor, sınıflar mezara dönüyor.

İran’da okula yapılan saldırılarda hayatını kaybeden çocukların görüntüleri hâlâ hafızamızda.

Dünyada çocukluk öldürülürken, Bizim ülkemizde de çocukluk korkuyla tanışıyor.

Akran zorbalığı,

Okul içi şiddet,

Bıçaklar, sopalar, tehditler,

Bunlar bizim alışık olduğumuz manzaralar değildi.

Ama artık oluyor.

Ve en korkuncu, yavaş yavaş normalleşiyor.

Bir baba olarak soruyorum:

Çocuğumuzu sabah okula gönderirken içimiz rahat değilse, biz neyi konuşuyoruz?

Sınavı mı? Müfredatı mı? Başarıyı mı?

Önce çocuklarımızın eve sağ salim dönmesini garanti altına almak zorundayız.

Bu konu siyaset üstüdür.

Bu konu polemik kaldırmaz.

Bu konu oy hesabına kurban edilemez.

Ama şunu da açıkça söylemek gerekiyor:

Bu meselede sadece iktidarı suçlayıp geri çekilmek de kolaycılıktır,

sadece eleştirip çözüm üretmeden beklemek de sorumluluktan kaçmaktır.

Çocuklarımız söz konusuysa;

iktidar kadar muhalefetin de,

iktidar kadar Meclis’in tamamının da,

iktidar kadar toplum adına söz söyleyen herkesin de bu tablo karşısında sorumluluğu vardır.

Çünkü bu mesele siyasi tartışmaların konusu değil, siyasi sorumluluğun konusudur.

Burada suçlu arıyorsak, hepimiziz.

Siyaset geç kaldıysa,

bürokrasi ağır kaldıysa,

okullar hazırlıksızsa,

aileler yalnız bırakıldıysa,

toplum susuyorsa...

Bu yük hepimizin omzundadır.

Artık “bir şeyler yapılmalı” demenin vakti geçti.

Artık “hemen yapılmalı” noktasındayız.

Gerekirse Meclis özel oturum yapsın.

Gerekirse tüm partiler ortak komisyon kursun.

Gerekirse okul güvenliği yeniden baştan tasarlansın.

Psikolojik destek, rehberlik, denetim, caydırıcı yaptırımlar.

Ne gerekiyorsa, ama acilen.

Çünkü mesele sadece kaybettiğimiz canlar değil.

Mesele, korkuyla büyüyen bir nesil.

Ve korkuyla büyüyen çocuklardan güçlü bir toplum çıkmaz.

Buradan Sayın Cumhurbaşkanımıza bir baba olarak seslenmek istiyorum.

Milyonlarca çocuğun sorumluluğunu omuzlarında taşıyan bir lider olarak,

bu millet sizi çoğu zaman bu ülkenin koruyucu gücü olarak görüyor.

Bir ebeveyn, çocuğunun korkusunu en iyi anlayandır.

Bir anne-baba, evladının gözündeki endişeyi gördüğünde susamaz.

Bir baba olarak sizden ricamdır.

Bu konuyu bizzat sahiplenin.

Tüm kurumları tek masa etrafında toplayın.

Çocuklarımızın güvenliği için kalıcı bir seferberlik başlatın.

Çünkü biz artık haber izlemek istemiyoruz.

Biz çocuklarımızın yarınını izlemek istiyoruz.

Bugün susarsak yarın sadece çocuklarımızı değil, geleceğimizi de kaybedeceğiz.

Ve hiçbir anne, hiçbir baba çocuğunu okula gönderirken vedalaşır gibi bakmak istemez.