Hayatta bazı insanlar vardır; oturdukları makam sayesinde tanınırlar. Kartvizitlerindeki unvan kadar görünür, koltukları kadar güçlüdürler. O makamdan ayrıldıklarında ise telefonları daha az çalar, kapıları daha az çalınır, isimleri yavaş yavaş unutulur.
Bir de başka insanlar vardır.
Onlar koltuktan güç almaz; oturdukları koltuğa güç verirler. Görevleri sona erdiğinde makamlarını değil, bıraktıkları izleri konuşuruz. Çünkü onları değerli kılan şey unvanları değil, karakterleri, birikimleri ve ortaya koydukları eserlerdir.
Aslında bu durum sadece siyasette değil; bürokraside, iş dünyasında, sivil toplum kuruluşlarında, spor kulüplerinde ve hayatın her alanında karşımıza çıkar.
Bazıları makamın sağladığı imkânları kendi gücü zanneder. Etrafındaki kalabalığın kendisine duyduğu saygının şahsına olduğunu düşünür. Oysa çoğu zaman saygı gösterilen kişi değil, temsil ettiği makamdır.
Gerçek sınav ise koltuk gittikten sonra başlar.
Arkanızdan kaç kişi iyi insan olduğunuzu söyler?
Kaç kişi yaptığınız hizmetleri anlatır?
Kaç kişi sizinle herhangi bir çıkarı olmadan aynı masaya oturmak ister?
İşte asıl değer burada ortaya çıkar.
Çünkü tarih boyunca unutulmayan insanlar, yüksek makamlarda oturanlar değil; o makamları anlamlı hâle getirenler olmuştur.
İşte tam da bu noktada sıkça duyduğumuz bir kavram karşımıza çıkıyor, "Güç zehirlenmesi"
Aslında güç kimseyi bozmaz; insanın içindekini ortaya çıkarır. Ancak hak ederek gelinmeyen makamlar, taşınabilecekten büyük yetkiler ve sorgulanmayan konumlar bazı insanlarda zamanla bir güç sarhoşluğu oluşturabiliyor.
Kendisine gösterilen saygıyı şahsına değil de makamına gösterildiğini fark edemeyenler, bir süre sonra koltuğun sahibi değil, koltuğun esiri hâline geliyor.
Oysa makamlar emanet, görevler geçicidir.
Bugün var olan yetki yarın başka birinin eline geçebilir.
Nitekim çevremizde bunun sayısız örneğini görüyoruz. Görevdeyken etrafı kalabalık olan, sözü dinlenen, telefonu susmayan bazı insanlar; makamdan ayrıldıktan sonra adeta sudan çıkmış balığa dönüyor. Çünkü sahip olduklarını sandıkları gücün aslında kendilerine değil, oturdukları koltuğa ait olduğunu geç fark ediyorlar.
Bu nedenle insanın en büyük sermayesi makamı değil, insanlığıdır. Çünkü makamlar gelir geçer, unvanlar değişir, koltuklar el değiştirir. Geriye kalan ise insanın karakteri, bıraktığı eserler ve insanların gönlündeki yeridir.
Bugün birçok kurum ve kuruluşun en büyük sorunu da tam burada yatıyor. Makamın hakkını verecek insanı aramak yerine, makamı elde etmeyi başarı olarak gören anlayış giderek yaygınlaşıyor. Oysa liyakat tam da bu noktada önem kazanıyor. Bir göreve gelmek başarı olabilir; fakat o görevi hakkıyla taşımak ayrı bir meziyettir.
Çünkü ister bir devlet kurumu, ister bir belediye, ister bir şirket, ister bir sivil toplum kuruluşu, isterse bir spor kulübü olsun; bulunduğu yeri ileriye taşıyanlar koltuktan güç alanlar değil, koltuğa güç verenlerdir.
Bu güzel vatan da, hangi makam veya kurum olursa olsun, ancak oturduğu koltuğa değer katan, bulunduğu yere vizyon, emek ve karakter kazandıran insanlarla yükselecektir. Asıl ihtiyacımız olan da budur.
Belki de zaman zaman hepimizin kendisine şu soruyu sorması gerekiyor:
"Ben bulunduğum yere değer mi katıyorum, yoksa bulunduğum yerden değer mi alıyorum?"
Bu sorunun cevabı yalnızca yöneticiler için değil, hepimiz için önemlidir.
Çünkü insanın gerçek itibarı kartvizitinde yazan unvanda değil; o unvan silindiğinde hakkında söylenen sözlerde saklıdır.
Makamlar geçicidir, insanlık bakidir.
Ve unutulmamalıdır ki;
Koltuktan güç alanlar, koltukla birlikte unutulur.
Koltuğa güç verenler ise koltuktan kalktıktan sonra da hatırlanır.
Vefa mı ?
Vefa, dillerde çok, yüreklerde ise giderek daha az yer bulan bir kavram.
Ne gariptir ki, aynı yolda yürüdüklerini ilk unutanlar da çoğu zaman vefadan en çok bahsedenler oluyor...