Eskiden insanlar birbirine ulaşmak için yolları aşardı.
Şimdi bir tuş kadar yakınız birbirimize…
Ama hiç olmadığımız kadar da uzağız sevdiklerimize...
Ama gerçek bir bakışın sıcaklığı olmadığı gibi, bir sesin içtenliği, bir elin omza dokunuşundaki o güven hissedilmez oldu.
Dijital çağ bize hız verdi ama sabrımızı elimizden aldı.
Bilgi yığdı önümüze ama hikmeti eksiltti.
Kalabalıklar sundu ama samimiyeti azalttı.
Artık aynı çatının altında bile herkes bir başka ekrana gömülmüş. Kendine bir dünya kurmuş.
Sofralar kuruluyor ama o sofraları şenlendirecek sohbetlerin konusu bile kim nerede gezmiş, nerede ne yemiş hep birilerinin paylaşımlari, hikayeleri
Birbirimizin yüzündeki çizgilere değil, ekranın donuk ışığına bakıyoruz.
Eskiden özlemek, sabırla beklemekti.
Şimdi özlemek; birini "çevrimiçi" görüp de konuşamamaktır.
En acısı da şu:
Artık insanlar birbirinin hayatını "izliyor" ama hâlini bilmiyor.
Fotoğraflar mutlu, paylaşımlar kusursuz, cümleler pürüzsüz…
Ama ruhlar yorgun.
Belki de dijital çağın en büyük yan etkisi budur:
İletişimi artırırken, aradaki bağı zayıflatması.
Çünkü insan teknolojiyle değil, insanla; temasla iyileşir.
Sesle, gözle, hisle…
Ve bazen insan, ekrana düşen bir "nasılsın?" bildiriminden çok;
Gözünün içine bakılarak, yürekten sorulmuş bir "nasılsın?"a ihtiyaç duyar.
İnsan insanın şifasıdır.
Tıpkı o anlamlı dizelerin de ruhumuza fısıldadığı gibi; "teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, içimizi iyileştiren şey yine bir insanın sesinde, gözlerinde ve o içten gelen soruda saklıdır. Ekranlar sadece soğuk birer köprü kurar; ama o köprüden geçip kalbe dokunan, her zaman yine insandır."
Okurlarıma yürekten saygılar...